Yusuf Sincar - Söz&Kalem Dergisi
Giriş
Hatırlarsak kavramların, yargıların ve çıkarımların yapısını işlemiştik. Neydi onlar? Kavramlar anlam bakımından değerlendirilir ve anlamlı, anlamsız ya da belirsiz olabilir. Önermeler (yargılar) doğruluk değeri taşır; her önerme ya doğru ya da yanlıştır ve tek başına ele alınır. Çıkarımlar (argümanlar) ise önermeler arasındaki ilişkiye dayanır; ya geçerli ya da geçersizdirler.
Sağlam bir argüman için kavramların anlamlı, önermelerin doğru ve çıkarımın geçerli olması gerekir. Bu koşullardan biri eksikse argüman ya içerik bakımından boş kalır ya da yalnızca biçimsel olarak ikna edici olur. Yanlış önermelerden geçerli çıkarımlar elde edilebilse de bu durum doğruluğu garanti etmez.
Mantığın üzerine kurulu olduğu üç unsur işte bunlar: kavramlar, yargılar ve çıkarımlar. Şimdi, aklın yürütmenin 3 türüne bakalım.
Akıl Yürütmenin 3 Türü
Mantıkta üç temel akıl yürütme türü ayırt edilir: tümdengelim, tümevarım ve analoji. Bu akıl yürütme biçimleri, güç derecelerine göre hiyerarşik olarak sıralanabilir.
Tümdengelim, bütünden parçaya giden akıl yürütme biçimidir. Genel öncüllerden tekil ve zorunlu sonuçlar çıkarır. Klasik örnekte olduğu gibi: “Bütün insanlar ölümlüdür. Sokrates insandır. Öyleyse Sokrates ölümlüdür.” Biçim doğruysa, sonuç zorunlu olarak geçerlidir. Bu nedenle tümdengelim, mantıkta en güçlü ve en kesin akıl yürütme türü olarak kabul edilir.
Tümevarım, parçalardan bütüne giden akıl yürütme biçimidir. Tekil gözlemlerden genel sonuçlar üretir. “Gördüğüm tüm kuğular beyazdır, öyleyse tüm kuğular beyazdır” örneğinde olduğu gibi, sonuç hiçbir zaman mutlak kesinlik taşımaz. Karl Popper, bu tür çıkarımları eleştirmek için “siyah kuğu” örneğini kullanmıştır. Bununla birlikte, gözlem alanı kapalı ve eleman sayısı belirli olduğunda tümevarım kesinlik kazanabilir. Örneğin, Türkçedeki 29 harfin tamamı belirli bir küme içinde tek tek tespit edilirse, “Türkçedeki tüm harfler bu kümenin elemanıdır” önermesi kesin doğruluk değeri kazanır.
Analoji, parçadan parçaya giden akıl yürütme biçimidir. İki tekil durum arasındaki benzerlikten hareketle sonuç çıkarır. “Komşunun çocuğu yaramazsa benimki de yaramazdır” ya da “Bugün güneş doğduysa yarın da doğacaktır” gibi örnekler analojik çıkarımlardır. Bu yöntem, mantıkta en zayıf ve en spekülatif akıl yürütme biçimi olarak kabul edilir.
Mantığın ilk 4 Kuralı
Birinci kural “özdeşlik” ilkesidir: yani bir şey neyse odur. Basit geliyor, değil mi? Ama zaten en temel yasalar en basit olanlardır. Mesela yerçekimi… Kimse beşinci kattan atlayınca düşüp düşmeyeceğini tartışmaz. Herkes bilir ama onun bir yasa olduğunu keşfeden Newton’dur. Benzer şekilde, Anadolu yerlisi bir teyze okuma yazma bilmese bile Türkçe’yi dil kurallarına, yani gramere uygun olarak konuşur. O teyze büyük ünlü uyumu, ünsüz benzeşmesi, zarf, fiil, bağlaç vs. teoride hiçbirini bilmez; ancak pratikte hepsini doğru kullanır. Aynı şekilde herkes günlük yaşamında mantığı kullanır ve ilk kural olan özdeşlik ilkesini, yani “bir şeyin o şey olduğunu”, bilir. Ancak bunun bir mantık kuralı olduğunu keşfeden ya da sistematikleştiren kişi Aristoteles’tir.
Nasıl ki bir dilin doğru kullanımı onun gramerine bağlıysa; benzer şekilde doğanın grameri bilimdir ve aklın, yani doğru düşünmenin grameri de mantıktır.
Bazı arkadaşlarımız, düşüncede yetkinleşmemiş olmanın verdiği özgüvenle “özdeşlik” ilkesini rölativizm ile çürütmeye çalışabilir. Örneğin şöyle diyebilirler: Bir nesne kimine göre kırmızı, kimine göre mavi olabiliyorsa, o hâlde bir şeyin o şey olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Burada karışan şey, nesnenin kendisi ile nesneye yüklenen niteliktir. Özdeşlik, “nesne aynı mı?” sorusuna cevap verir; renk tartışması ise “nesne nasıl görünüyor?” sorusudur. Birincisi ontolojik, ikincisi fenomenaldir; karıştıklarında çelişki sanılır. Şimd, mantığın ikinci kuralına geçelim.
İkinci kural “çelişmezlik” ilkesidir. Aristoteles, Metafizik’te bu ilke için aynen şu ifadeleri kullanıyor: “Aynı niteliğin, aynı zamanda, aynı özneye, aynı bakımdan hem ait olması hem de olmaması imkânsızdır. İşte bu ilke, bütün ilkeler içinde en kesin olanıdır.”
Görüldüğü gibi Aristoteles, çelişmezlik ilkesini tüm ilkeler içinde en kesin ilke olarak görüyor. İbn Sînâ ise, “Çelişmezlik ilkesini reddeden herkes dövülmeli ve yakılmalıdır; ta ki dövülmenin ‘dövülmemek’ ve yakılmanın ‘yakılmamak’ olmadığını kabul edene dek” diyerek daha ironik bir bakış açısı sunmuştur.
Üçüncü kural “üçüncü halin imkansızlığı” ilkesidir. Bu ilkeyi kısa bir örnek üzerinden düşünelim. Tanrı ya vardır ya yoktur; üçüncü bir ihtimal düşünülebilir mi? “Tanrı hem var hem yoktur” ya da “ne var ne yoktur” gibi seçenekler akla gelse de mantığın “üçüncü halin imkansızlığı” ilkesi buna izin vermez. Bir önermede iki zıt seçenek varsa, biri mutlaka doğrudur.
Bu tür şeyleri bilmek için hangi seçeneğin doğru olduğunu bilmemize gerek yok. Sonucu bilmesek bile seçenekleri net biçimde sınırlandırabiliriz. Örneğin 5⁸ × 512 x 13 = ? işleminin sonucu tek ya da çift rakamla mı biter, hemen bilemeyiz; fakat ya tek ya çift olduğundan eminiz. Aynı şekilde Tanrı’nın var olup olmadığını bilmeyebiliriz, ancak kesinlikle iki seçenekten birinin doğru olduğundan eminiz. Çünkü birbirini dışlayan iki zıt örnekten biri doğru olmak zorundadır. İki zıt örnekten kastım, birbirini katı biçimde dışlayan yargılardır. “Bir şey ya siyah ya beyazdır” cümlesi uygun bir örnek değildir; çünkü ayrıca kırmızı ya da mavi olabilir. Bu zayıf bir ayrımdır. Fakat “bir şey ya siyahtır ya siyah olmayandır” dediğimizde ayrım kesinleşir. Bu yüzden bazı cümleler söylenir söylenmez bu kuralı ihlal ettiği için kendini çürütür.
Örneğin, “Bütün Türkçe cümleler 3 kelimeden oluşur” dediğimizde “ee peki bu cümle?” şeklindeki yanıt cümlenin çürüklüğünü göstermeye yetecektir. Ayrıca “kardeşim tek çocuktur”, “tüm insanlar yalancıdır”, “üçgen daireler”ve “kusurlu tanrılar vardır” ifadeleri de kendi kendini çürüten önermelerdir. Çünkü kendi tanımlarına aykırıdırlar.
Dördüncü kural “yeter-sebep ilkesi”dir ancak onu bir sonraki yazımızda işleyeceğiz.