Zehra Kişi - Söz&Kalem Dergisi
‘’Belki gittikleri yanlış yollardan, işledikleri günahlardan dönerler diye onları bazan nimetlerle, bazan de musîbetlerle imtihan ettik.’’ (A’raf-168)
Hayat yolunda her nefis, kendine has bir imtihan ile kayıtlıdır. Öyle ki; kişinin sinesindeki iyilik veya ruhundaki safiyet, onu dünya imtihanından muaf kılmaz; bilakis, cevher parlasın diye ateşin şiddeti artar.
Bunun en çarpıcı misali, Hz. Nuh’un gemisindekilerdir. Onlar, Hakk’a ram olmuş, sarsılmaz bir imanla gemiye adım atmış müminlerdi. Ancak sanılmasın ki gemiye binmekle dışarıda kopan o devasa fırtınadan azade oldular. Zahiren azgın suların içinde boğulmasalar da, tek sığınakları olan o ahşap teknenin içinde tufanın dehşetini iliklerine kadar hissettiler. Kulağa çarpan korkunç sesler, sarsılan bir alem ve her yanı kuşatan o zifiri karanlık...
Onlar iman etmiş olsalar da, o geminin içinde yine bir imtihandan geçtiler. Korkuyla, sabırla ve teslimiyetle sınandılar. Neticede bu imtihanın mükafatı ebedi bir kurtuluş oldu. Dışarıda sulara gömülenler ise artık bir imtihanda değillerdi; onların payına düşen ancak bir helak idi. Çünkü imtihan, umudu ve istikameti olanlar içindir; helak ise hakikate sırt çevirenlerin hazin sonudur.
*
Her nefes bir hikaye fısıldar, her omuz bir dert yüklenir ve her kalp kendi mahşerinde imtihan edilir. Biliriz ki; fırtına ne kadar şiddetli koparsa kopsun, mühim olan ardında bıraktığı yıkım değil, geminin limana hangi niyetle vardığıdır. Zira dertler birer misafirdir; gelirler, kalbi yoklarlar ve nihayetinde vakti gelince göçüp giderler. Bu hengamede dik durabilmek, her şeyi asıl sahibine devredip "hasbünallah" diyebilmek, ancak yüce bir gönlün ve sarsılmaz bir imanın kârıdır.
Lakin madalyonun diğer yüzü, insanı kendi aynasıyla yüzleştirir: Yaşadığımız bu karanlık, kaderin bir cilvesi mi yoksa kendi ellerimizle ördüğümüz bir zindan mı?
Zira Hz. Yusuf da karanlık bir kuyudaydı; fakat o kuyuya kendi hırsıyla değil, kardeşlerinin hasedi ve Rabbinin yüce takdiriyle düşmüştü. Onun imtihanı, sabırla kemale ermek ve bir mülke sultan olmaktı. Oysa bugün durum bambaşkadır: “Evvelin Yusuf’u”, kaderin rüzgarıyla kuyuya atıldı, zindandan iffetiyle çıktı; “Ahirin İnsanı” ise kendi elleriyle kazdığı kuyuya düşüp, adını "kader" koydu.
Şimdilerde herkes kendini kuyudaki Yusuf sanıyor; masumiyetine sığınıyor, mazlumluğuna yanıyor. Oysa durup bakmıyor ki; o derin kuyunun kazması da, küreği de, içindeki karanlığı büyüten nefsi de bizzat kendisine ait. Hakiki bir kurtuluş, önce insanın kendi kazdığı kuyudan vazgeçmesi ve Yusuf (a.s) misali bir teslimiyetle aynadaki o sahte kederi terk etmesiyle başlar. Zira kuyuya Mevla atarsa oradan saraya yol gider; kul kendi kazdığı kuyuya düşerse, orada sadece kendi sesinin yankısı biter…
Vesselam…