Abdulhakim Çiftçi - Söz&Kalem Dergisi
Özü itibariyle nakıs olan insan, ister atılmış isterse gönderilmiş olsun; aleme düştüğü andan itibaren bir anlam ve hakikat arayışına girmiş, kendisinde bilkuvve olarak var olan bu arayışı çağlar boyunca devam ettirmiştir. İçine düştüğü evrenin, tabiri caizse bir çamaşır makinası gibi teknik çalışması insana nereden geliyorum, niçin yaşıyorum ve nereye gidiyorum gibi has kaygı taşıyan sorular sordurtmuş, onun katlanılması zor olan bu oluş ve bozuluş dünyasında sığınılacak bir liman aramasına sebep olmuştur.
Pozitif bilimlerin sebep ve sonuç ilişkisini zorunlu ele alması, evrendeki yasaları değişmez nitelikte görmesi insana irade ve özgürlük konularında bir sınırlama getirmiş ve nedensellik üzerine kafa yormasını tetiklemiştir. Öte yandan insanın oluş ve bozuluşa tabii bir yapısının olması, alemin bizatihi eksiklik barındırması, yüzde bir bile olsa yasanın aksi ihtimalinin olması, insana alemin zorunlu bir nedenselliğinin olamayacağını düşündürtmüş, onu bir çıkar yol arayışına sevk etmiştir.
Anlamsız bir hayata katlanamayan insanın yaradandan ötürü ve yaratılış gereği noksan olan alemde hastalık vb. acılara nasıl katlanması gerektiği hususunda çaba sarf etmiştir. Yaşama sanatında ustalaşırken edindiği mizahi hileleri hayatın acımasızlığına karşı bir koz olarak kullanan insan, birkaç yıllık ömrünü anlam biriktirmeye harcamıştır.
Esas itibariyle bir karşı refleks ile hayata tutunan insan, anlam ve hakikat arayışını zaman zaman sekteye uğratmıştır. İçinde bulunduğu hayati şartlar onu mücadeleye zorlamış, yaşama tutunma ve onu sürdürebilme uğruna düşünsel faaliyeti zorunlu olarak arka planda bırakmıştır. Burada grek septisizminin (kuşkuculuk) ve post-modern nihilizmin (hiççilik) tuzağına düşmüş, hakikat ve anlam adına her türlü faaliyeti rafa kaldırmıştır. Kuşkusuz böyle olmasında evrenin determinist yapısı ve sebep-sonuç ilişkisinin mutlaklığı önemli rol oynamıştır.
Nedensellik yasasının zorunlu olmadığını, mantık ve matematik mutlaklığının pozitif bilimlerde görülmediği her ne kadar dile getirilmişse de insan bunu göz ardı etmiş, muallakta kalmayı tercih etmiştir. Bu, beraberinde büyük travmatik olaylara kapı aralamış, anlamsızlık duygusunun verdiği büyük yıkımı iliklerine kadar hissetmiştir. Buna bir başka perspektiften bakılacak olursa; insanlığın karşı karşıya kaldığı değer yitimi, özellikle aydınlanma ve sanayi devrimi sonrasında doruk noktasına ulaşmış, insanlığın artık geri dönülemez bir yola girmesine sebebiyet vermiştir.
Yaşanan bu değer yitimi daha doğrusu kendi eliyle bizzat yitirdiği ahlak ve değerler silsilesi maddeci ve pozitivist ideolojilerin kurbanı olmuştur. Nitekim 20. Asrın ortalarına doğru yaşanan büyük dünya harpleri, değerini yitiren insanın ne derece vahşi davranışlar sergilediğini ortaya koymuştur. Pozitif aklın geliştirdiği silahların nasıl acımasızca masum insanları katlettiğini gözler önüne sermiştir. Ruhunu kaybeden insanların tek düğmeyle milyonlarca insanı adeta yok ettiği ve buna aldırış etmediği görülmüştür.
Bilimsel sebepliliğin ve determinist yapının tutsağında yok oluşa doğru yürüyen insanın, gidişinin bile nereye olduğunu bilmediği bir zaman dilimine ve mecraya akıp gitmesi bunun en bariz göstergelerindendir. Kalp ve aklın mücadelesinde aklın zaferini ilan etmesi insana ölümcül bir misyon yüklemiş, emanet bilmesi gereken doğaya karşı bir tahakküm kurmuştur. Varlığının aslı unsurunu heba etme yolunu tercih etmiştir.