Amine Çimen - Söz&Kalem Dergisi
Hamd; şehitlere kıymet veren, lütfu ile onları ikramlandıran Allah’a; salât ve selâm Efendimiz’e, O’nun getirdiği dine miras olan şehitlere ve bu mirasa hakkıyla sahip çıkan fedakar Müslümanlara olsun.
Miras, bir kimsenin ardından onun yerine geçen; malını, ilmini, görevini, emanetini ve güzel örnekliğini nesilden nesile aktaran sorumluluğun adıdır. Bu kıymetli mirasların en önemlilerinden biri de maddi olmayan şehitlerin geride bıraktığı dava şuurunu, emanet bilincini ve güzel ahlakı nesilden nesile hakkıyla intikal ettirme sorumluluğudur.
Şehitler denildiğinde, zihnimizde ilk olarak peygamberlerden sonra en yüce mertebenin onlara ait olduğu hakikati canlanır. Zira şehitlik, hem dünyada hem ahirette övülen, Allah katında mertebesi son derece yüce olan bir makamdır. Adeta insanlara örnek olan hiç bir menfaat gözetmeksizin İslamiyet’i dirilten arif kişilerin yüceliğidir.
Yüce Rabbimiz, birçok ayette onlardan bahsetmiş ve onlara büyük bir değer atfetmiştir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de "Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin; bilakis onlar Rableri katında diridirler." Buyurarak bu hakikati açıkça beyan etmiştir.
İslamiyet'in bunca zaman diri kalmasının ve kök salarak yayılmasının en önemli sebeplerinden biri, şehitlerin akıttığı kandır. Yere dökülen bu kan, İslam’ı yeşerterek diri tutmuştur. Bu yönüyle şehitler; İslam'ı yaşatmak, yeşertmek, ve onu geleceğe taşımak için mücadele etmiştir. Şehadet, ‘’Ya Rabbim arkamda bıraktığım davamı, malımı, evlatlarımı sana feda ediyorum’’ diyebilenlerin samimi arzusudur. Aynı zamanda muhakkak ki benim mücadelem yalnızca Allah ve dini içindir. Diyenlerin ulaştığı ilahi bir zaferdir.
Bu bağlamda bize düşen yegâne görev, onların bıraktığı mirasa sahip çıkmaktır. Evvela bunun için, bu mirası taşıyabilecek bir şuurun bizde inşa edilmesi gerekir. Bunun yolu ise nefsi emmâreden arınarak Rabbimize yönelmekten; şehitlere yol arkadaşı olma bilincini idrak etmekten, zahiren göremesek de hayatlarının Hak katında devam ettiğine iman etmekten ve onlarla manevî bir hasbihal kurmaktan geçer. Böylesi bir bağ, hem kulun Rabbi ile olan muhabbetini güçlendirir hem de şehitlerin mirasına hazırlık mahiyetinde bir nefis terbiyesi olur.
Peki, uğruna can verilen bu denli önemli miras nedir? Bu mirasın mahiyetini, Ahzâb Sûresindeki 23. Ayet açıkça ortaya koymaktadır:
"Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler vardır. Onlardan kimi o sözün gereğini yerine getirerek canını vermiş, kimi de beklemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir."
Bu mirasın yüceliğini ve değerini ispat eden en büyük delil, şüphesiz Kur’an-ı Kerim’in bu ilahi beyanıdır. Ayet-i kerimeye baktığımızda; doğruluk, sadakat, Allah ve Resulü’ne verilen ahde bağlılık ve bu ahdi büyük bir gayret ile omuzlayan şahsiyetler ön plana çıkar. Ayetin devamında, bu kutlu yolda kimilerinin şehadet mertebesine eriştiği, kimilerinin ise aynı iştiyakla bu mükafatı beklediği ifade edilir. Bu durum gösteriyor ki şehadet; verilen sözde sebat etmenin ve tavizsiz bir mücadelenin ilahi bir mükafatıdır.
İşte bu zikrettiğimiz ayetin rehberliğinde ve aziz şehitlerimizin yaşayışından hareketle, onların bizlere bıraktığı mirası şu temel esaslarla özetleyebiliriz:
Sadakat ve Doğruluk: Şehitler, Allah’a verdikleri söze sadık kalarak davanın özünü "sıdk" üzerine inşa ederler.
İstikrar ve Mücadele Bilinci: Şehadet, süreklilik talep eden bilinçli bir duruştur; zorluklar karşısında dik duran, istikrarla yoğrulan bir mücadele iradesidir.
Dünyevî Beklentilerden Arınmışlık: Şehitlerin mirası, geçici olanın değil, baki olanın peşinde koşarak dünyevileşme zindanından özgürleşmektir.
Şuur ve Diriliş: Şehadet, bir toplumun uyanışına vesile olan en büyük şuur kaynağı ve manevi bir diriliş muştusudur.
Direniş ve Sabır: Şehadet mirası, en çetin kuşatmalar altında dahi diz çökmemeyi, imkansızlıklar içinde sabırla bir yol açmayı ve her türlü zulme karşı dimdik ayakta kalmayı öğretir.
Hülasa, şehadet fanî hayatın sınırlarını aşan ulvî bir duruştur; kulun Allah’a verdiği ahde sadakatle bağlı kalması ve geçici olanı ebedî olana feda edebilme iradesidir. Tarihin ilk dönemlerinden günümüze, ilim yuvalarından mazlum coğrafyalara kadar İslam’ın izzetini her şeyin üstünde tutan ve bu uğurda feda-i can eyleyen öncüler, ümmete sönmeyecek bir meşale bırakmışlardır.
Mümin için asıl gaye, dünya imtihanını şehadet bilinciyle anlamlandırabilmektir. Ne var ki bu yüce makam, ancak samimiyet ve istikamet üzere yaşayan, hakkı önceleyen ve insanları hakka davet etmeyi hayatının merkezine alan halis yüreklere nasip olan ilahî bir lütuftur. Rabbimizden niyazımız; bizleri bu kutlu mirasa sadakat gösterenlerden eylemesi ve son nefesimizi kendi yolunda, şehadet şerefiyle taçlandırmasıdır.