Süleyman Esmer - Söz&Kalem Dergisi
“Allah Rasûlü’nde sizin için; Allah’a ve âhirete kavuşmayı uman ve Allah’ı çok çok zikreden kimseler için her bakımdan uyulması gereken mükemmel bir örnek vardır.”[1]
“... Size bir şeyi yasakladığım zaman ondan kaçının. Bir şey emrettiğim zaman gücünüzün yettiği ölçüde onu yerine getirin.”[2]
Eşrefi mahlukat olan insan, tarih boyunca benlik arayışına girmiştir. Neye tabi olacağını, nasıl yaşaması gerektiğini, mutlu olmanın yollarını, en iyiyi yakalamayı hedeflemiştir.
Gah mükemmel olanın ardından gidip hakikate ulaşmış; gah gaflete düşüp hatalı işler peşinde koşmuştur. Kur’an’ı Kerim’de bunun hayli örneği mevcuttur. İlahi mesaja uymayıp kendi aklının-hevasının peşinden koşarak güzelliğe ulaşacağına inananlar sefilliğe mahkum olmuşlardır.
Bizi yeryüzüne halife kılan Rabbimiz, yeryüzünde haddi aşmadan yaşamayı ve yaratılandan istifade etmeyi bize bahşetmiştir. İşte burada mesele başlıyor. O had nedir, ölçü nasıl olmalı, kime ve neye göre hareket etmeliyiz? Cevabını Yüce Allah şöyle bildiriyor: “And olsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.”[3]
Bir asansörün mucidini düşünelim. İcad ettiği asansörün genişliğini ne kadar enerji harcayacağını ne kadar ağırlık kaldırabileceğini, ona binen vatandaştan daha iyi bilmez mi? Veya bilinci kapalı bir hastayı onu tedavi eden doktora emanet edip verdiği reçeteye göre ilacını alıp veriyoruz, söylediklerini harfiyen yerine getiriyoruz. Bu örnekleri arttırabiliriz. Peki bizim dünya ve ahiret saadetimiz için bize reçeteler veren Hâkimi Mutlak’ın tavsiyelerine ne diye muhalefet ediyoruz? Bizi çamurdan var eden yüce Rabbimiz, neye meyledebileceğimizi neleri arzu ettiğimizi nelerden korktuğumuzu neyin bize faydalı neyin zararlı olduğunu bizden daha iyi bilmiyor mu? Mutluluğu mu istiyoruz, kurtuluşu mu istiyoruz, huzuru mu, felahı mı? Alın size usve-i hasene! Her bakımdan ama her bakımdan en güzel en mükemmel ve en makul örnek Resulullah (sav)!
Bir tarafta aile hayatında, arkadaş ilişkilerinde, ticaretinde, ziyaretinde, hastalığında hayata ve insanlığa dair zerrece çelişki olmayan her şeyi ile şahid olduğumuz muazzam bir hayat sahibi. Öte tarafta ise sadece bilmemizi istedikleri kadar bize gösterilen, her karesi bir sahne rolüne benzeyen örnekler.
İnsan yaratılışından ötürü her an bir etkileşime ve değişime müsait pozisyondadır. Bunu iyi bilen İslam düşmanları bilhassa siyonist zalimler, tıpkı şeytanın hileleri misali Allah’ın emirlerine muhalefet etmeyi alenen teklif etmeyip sahte özgürlük vaatleri, sözde çağdaşlık, geçici refah vaatleri ile bireyleri ve toplumları yapmacık modellere inandırmışlar. Çağın gençliği için sosyal medya platformları bunun en büyük ayağıdır.
Dizi film artistleri, futbolcular, şarkıcılar ve daha niceleri ile nesilleri istedikleri kalıba sokuyorlar. An geliyor bakıyoruz ki çarşı pazar aynı saç tıraşı ile dolmuş, an oluyor bakıyoruz ki herkesin üzerinde aynı pantolon-gömlek. Okula, işe, sokağa gidince bakıyoruz ki herkes aynı espriyi yapıyor ya da aynı jest-mimik hareketini. Misafirliğe gidince hayretengiz bir şekilde her evde aynı süsü veya eşyayı görüyoruz. İhtiyaç olmamasına rağmen “modaya ayak uydurma” uğruna envaı türlü şeyler satın alınıyor. Hatta gavur bir ülkede yaşanan katliamın aynısını kendi memleketimizde duyuyoruz.
Bireyler olarak takdire şayan işler bizi cezb eder her daim. Övülecek işler iştiyakımızı arttırır. Sürekli bir ispatlanma arzusu güderiz. Bazı batılı düşünürler bu arzuyu insanın kendisini kanıtlaması veya gerçekleştirmesi olarak açıklar. İlahi emirler ise en mükemmel mutluluğun Allah’ın rızasını kazanmakta olduğunu bize öğretir. İlahi nizamın dışına çıkıldığında bu duygular bazen insanoğlunu haddi aşan işlere sevk eder. Takdir edilmek uğruna aşağılık işlere tevessül edecek hale getirir. Oysa Müslüman gençlik olarak takdir edilecek işlerin rıza makamında olduğunu idrak etmeliyiz.
Bizi, Rabbimizin huzurunda huzura kavuşturacak ölçünün, hayatımızı falan ünlüye benzemekte değil de en güzel örneğe benzemekle olacağını anlamalıyız. Falan artistin söylediği gibi değil, size bir şeyi yasakladığım zaman ondan kaçının. Bir şey emrettiğim zaman gücünüzün yettiği ölçüde onu yerine getirin! diye emir buyuran Efendimiz (sav) gibi olmaya gayret etmeliyiz. Tıraşımız, yememiz, gülüşümüz, konuşmamız, sevmemiz, buğuz edişimiz kısacası hayatımızın her anı O’na benzemeli. Çünkü her bakımdan uyulması gereken mükemmel bir Peygamberimiz (s.a.v) var.
Müslüman gençliğin rol model ölçüsü fıtrata uygun olan, temiz, kötülükten arınmış, şüphe içermeyen, zararlı ve aşağılık olandan uzak, iki dünya saadetini sunan, düşmanlarının dahi yalanla ithaf edemeyeceği bir hayat değil mi? “Biz, her bir peygamberi, Allah’ın izniyle kendisine itaat edilsin diye gönderdik.”[4] buyuran Allah(cc), bize ölçüyü öğretiyor. O halde adım adım sanal alemdeki modayı, fenomenleri, kültürel despotizmi uygulamak akıl karı mı? Hem İslam kültür mirası yetersiz mi ki biz batılı emperyalistlerin dayatmalarını hayatımıza aktarıyoruz? Biz hayata ve insana dair her alanda örnekliğe sahip bir dine müntesibiz. Yeter ki mirasımıza sahip çıkalım, özümüzü kaybetmeyelim.
Biz Hz. Adem’den pişmanlığı, Hz. Nuh’tan sabır ve kararlılığı, Hz. İbrahim’den iman ve tevhidi, Hz. İsmail’den fedakârca emre rıza göstermeyi, Hz. Musa’dan kavmine liderlik etmeyi, Hz. Yusuf’tan günahlara karşı sabrı, Hz. Davut’tan adaleti, Hz. Süleyman’dan hikmeti, Hz. Yunus’tan tövbeyi, Hz. Zekeriya’dan duayı, Hz. İsa’dan merhameti ders alıyoruz. Bu kadar kusursuz örneklerimiz varken bizim hangi Allah’ı bilmeze ihtiyacımız kalacak ki? Bize düşen özümüzü, varlığımızı ve yaratılış gayemizi kaybetmemektir. Hakkı ve hakikati ararken yanlışa ve günaha tevessül etmemektir. Beşerin istediği gibi değil beşeri var edenin istediği gibi olmaktır.