Söz&Kalem Dergisi - Sena Elçi
Yazar Hakkında
Yazar, Diyarbakır Silvan ilçesinde doğmuş olup ilk ve ortaöğretimini burada okumuştur. Selçuklu Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünden mezun olan yazar, ardından Dicle Üniversitesinde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Mühendislik ve müteahhitlik hizmetleri alanında ticari faaliyet gösteren yazar, Şiir ve edebiyata özel ilgi duymaktadır. ‘’Şeytanın Maskesi-Kültür Emperyalizmi’’ kitabı, yayımlanmış ilk eseri olup, Batı ve İslam medeniyetlerine dair çalışmalar yürütmektedir. Yazar, evli ve dört çocuk babasıdır.
Özet
Kitap, Batı medeniyetinin tarihsel süreçteki yayılmacı ve sömürgeci politikalarını eleştirel bir bakış açısıyla inceleyen bir eserdir. Dua Yayıncılık bünyesinde okurlara sunulmuştur. "Emperyalizm," "Kültür Emperyalizmi" ve "Batı Uygarlığının Doğuşu" olmak üzere üç ana başlıktan oluşmakta ve bu ana başlıklar altında konuyu geniş bir perspektif ile ele alan alt başlıklara da yer vermektedir. Yazar, kitabı kaleme almasındaki en büyük sebebinin, geçmişte yapılan zulümleri ve insanlık dışı uygulamaları geniş kitlelere duyurma isteği olduğunu belirtmektedir. Ayrıca, yeni neslin yakın tarih hakkında yeterli bilgiye sahip olmamasını ve bu alanda güvenilir kaynak eksikliğini de önemli nedenler arasında sıralamaktadır.
Eser Hakkında
Günümüzde, eleştirel bir kavram olarak "Batı hayranlığı" ifadesini sıkça duymaktayız. Bu hayranlık, Batı medeniyetini yüzeysel olarak özgürlüğün, huzurun ve yüksek refahın tek adresi gibi görme eğiliminden kaynaklanır. Ancak bu eser, işte bu sözde idealize edilmiş Batı'nın, perde arkasında işleyen emperyalist mekanizmalarla dolu gerçek yüzünü okuyucuya sunmaktadır. Kitap sayesinde, kulaktan duyma övgülerin aksine, Batı'nın tarihsel sömürgecilik ve zulümle inşa ettiği yapıyı çok daha net ve eleştirel bir bakış açısıyla kavrayacaksınız.
Batı'nın ruh dünyasına baktığımızda, merhamet, sevgi ve acıma gibi değerlerin yerini; yalnızca maddeye, menfaate ve hazzın peşine düşmüş bir yaşam felsefesinin aldığını görmekteyiz. Batılılar, bu materyalist hedeflerini gerçekleştirecek imkânı bulduklarında, bu durum Batılı olmayan coğrafyalar için kaçınılmaz bir felakete dönüşmektedir. Bu zihniyetin sonucu, kendilerinden olmayana (batılı olmayan) reva görülen ölüm, katliam ve vahşet olmuştur. İşte bu merhametsiz, bencil ve yıkıcı sistem, özünde emperyalizm olarak adlandırılmaktadır.
Yerli halklar, kendi coğrafyalarında huzur ve düzen içinde yaşarken, dışarıdan gelen zalimlerin istilası bu düzeni temelden sarstı. Bu müdahale, yalnızca bir yer değiştirme veya çatışma olarak kalmadı; aksine, yerlilerin huzurunun kaçırılması, büyük çaplı katliamlar ve korkunç zulümlerin sistematik bir şekilde işlenmesiyle sonuçlanarak, insanlık tarihine kara bir vahşet dönemi olarak geçti.
Emperyalizmin bu gibi insanlık dışı uygulamaları, yalnızca toprakları ve ekonomik kaynakları değil, aynı zamanda tarihî hafızayı ve vicdanı da ne şekilde sömürdüğünün en çarpıcı göstergesidir. İşlenen büyük katliamların ve sistematik zulümlerin, sinema endüstrisinin elinde bir ticari metaya dönüştürülmesi, olayın gerçek dehşetini yavaşça sıradanlaştırır ve normalleştirir. Daha da önemlisi, bu filmler genellikle tarihi tahrif ederek, asıl mağdurları (yerlileri) tehlikeli ve saldırgan gösterirken; sömürgecileri (beyaz adamı) kahraman ve medeniyetin savunucusu rolüne sokar. Bu ikili sömürü mekanizması sayesinde, hem gerçek vahşet kurgusal bir macera perdesi ardına gizlenir hem de acıdan kâr elde etme gibi ahlaki olmayan bir süreçle sömürü döngüsü kültürel alanda sürekli olarak perçinlenir.
Onlar, kendi işledikleri katliamları, zulümleri ve vahşeti gizlemek için yıllarca dünyayı bu şekilde tanıttılar; bize filmlerde hep yerlilere karşı savaşan kovboyların hikayesini izlettiler. Oysa gerçekte, filmlerde anlatılan senaryonun tam tersi yaşanmıştı: Beyaz adamın yerlilere uyguladığı vahşet ve zulüm, Batılıların sömürgeci politikalarının bir sonucuydu. Bu durum, Malcolm X’ in şu sözünün ne kadar doğru bir tespit olduğunu gösteriyor: ‘’Eğer dikkatli olmazsanız medya mazlumlardan nefret etmenizi zalimleri ise sevmenizi sağlar.’’
Genel olarak akademik kaynaklar ve yayınlar, topraklarından zorla koparılıp getirilmiş milyonlarca köleye ve köleliğin acı tarihine yeterince yer vermez. Aynı şekilde, Batılıların dünyayı kasıp kavuran sömürgecilikle elde ettikleri büyük zenginliklerden ve bu süreçte işledikleri zulümlerden de bu yayınlarda bahsedilmez. Zira Batılıların zihin dünyasında, bu sömürgeci kazançları hak ettiklerine dair köklü bir inanç vardır; çünkü onların nazarında mutluluktan, kalkınmadan ve refahtan bahsettikleri "insan" sadece Batılıydı. Batılı olmayanların hürriyete, mutluluğa ya da refaha ihtiyaçları yoktu, zira "insan" kavramı, Batı'da sadece kendilerini kapsayacak şekilde daraltılmıştı.
Bu acı ve gözyaşı dolu tarihi bilmek, bize ne kazandıracaktır diye sorulabilir. Oysa Tolstoy'un dediği gibi: "Acı duyabiliyorsan canlısın ama başkasının acısını duyabiliyorsan insansın." İşte tam da bu nedenle, yani insan olmanın gereği olarak, geçmişte yapılanları bilmeliyiz. Yaşananları bilmek, hem toplumları hedef alan düşmanlarımızı tanımamızı sağlayarak doğru bir istikamet çizmemiz için hayati önem taşır hem de geleceğimizi sağlam temeller üzerine kurarak doğru bir şekilde planlamamızın ön koşuludur. Zira bilmek, (doğru bilmek) bireyleri bir araya getirerek onları bilinçli bir topluma dönüştüren yegâne güçtür.
Geçmişte yaşanmış bunca katliamların hala devam etmesinin en büyük sebebi ise yapılan zulümlere sessiz kalıyor olmamızdır. Geçmişte yapılan zülüm ve vahşetin arka planını tam anlamıyla idrak edemeyişimiz aynı zamanda ses çıkartmamamız, günümüzde bu zulümlerin de farklı suretlerde tekrar etmesine davetiye çıkarıyor. Tarih bize, ders alınmayan acıların bir döngü şeklinde geri döneceğini gösterir. Bu farkındalıktan yoksun kalışımız, sadece bilgisizlik değil, aynı zamanda bugünün zulmüne karşı hareketsiz kalışımız anlamına geliyor. Belki de en büyük sorumluluğumuz tam buradadır: Mevcut zulme sessiz kalarak, elimiz kolumuz bağlı bir şekilde izleyerek, zalime en büyük desteği biz vermiş oluyoruz. Çünkü sessizlik, zulmün meşruiyetini sağlayan ve gücünü pekiştiren bir onay gibidir; bu nedenle geçmişi bilmek, bugün insani bir duruş sergileyebilmemiz için gerekli bir durumdur.