Söz&Kalem Dergisi - Bilal Adıbelli Dünya
Su Günü neden kutlanır?
22 Mart 1993 tarihinde Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen karara göre 22 Mart Dünya Su Günü olarak ilan edilmiştir. Burada asıl amaç dünya ülkelerinde gittikçe büyüyen temiz su sorununa dikkat çekmektir. Bu isme bir gün adayan Birleşmiş Milletler üyeleri içilebilir durumda olan su kaynaklarının korunması ve çoğaltılması ile ilgili somut adımlar atmayı hedeflemektedir.
Dünya Su Günü için her yıl bir tema üzerinden hareket edilir. Örneğin 2023 yılı için ana tema “Ortaklıklar ve İşbirliği Yoluyla Değişimi Hızlandırmak” olarak belirlenmiştir. Su, ekosistem için vazgeçilmez olup değerini iyi bilmek gerekir. Yerkürenin ¾’lük kısmı su olmasına rağmen içilebilir su miktarı %1’den daha azdır. Kullanılabilir su miktarı ise %2,5 olarak ifade edilir.
Dünya Su Günü’nün anlamı
Yapılan araştırmalara göre dünya nüfusunun ortalama 1,6 milyarlık kısmı güvenli ve temiz su kaynaklarına erişimde sorun yaşıyor. Yaklaşık 4 milyar insan ise yılda en az 1 ay boyunca ciddi su kıtlığı çekiyor. Bu durumu çözüme kavuşturmak ve suyun önemine vurgu yapmak için her yıl 22 Mart tarihinde Dünya Su Günü olarak kutlanır.
Elde edilen veriler dünya yüzeyinde su kıtlığının giderek arttığını ve 2050 yılına kadar dünya nüfusunun yarısından fazlasının su sıkıntısı yaşayacağını gösterir.
Su kıtlığı, dünya genelinde insanların %40’tan fazlasını etkiliyor; iklim değişikliği sonucunda küresel ısınma nedeniyle, zaten kaygı verici düzeyde olan bu oranın daha da yükseleceği tahmin ediliyor. Artan kuraklık ve çölleşme nedeniyle bu trendler daha da kötüye gidiyor. 2050 yılına kadar, her dört insandan en az birinin sık sık yaşanan su sıkıntısından etkileneceği tahmin ediliyor.
Bilinçsiz tarımsal sulama, kirlilik ve nüfus artışı su kıtlığının başlıca nedenleri arasında. Dünyanın erişilebilir tatlı sularının yüzde 70'i tarımda kullanılırken, verimsizlik ve yanlış tarım yöntemleri nedeniyle kullanılan suyun yüzde 60'ı israf ediliyor. Hindistan, Çin, Avustralya, İspanya ve ABD gibi gıda üretiminde başta gelen birçok ülke su kaynaklarının sınırlarını zorluyor. Su kıtlığının bir diğer nedeni olan kirlilik ise çiftlikler, arıtılmamış atık su, endüstriyel atıklar ve tarımda kullanılan gübre ve pestisitler gibi birçok nedenden kaynaklanıyor. Oluşan kirlilikten yer altı suları da etkileniyor. Tarımda yaşanacak su tehlikesi endeksine göre Türkiye, 2024–2050 döneminde en çok risk taşıyan ilk 15 ülke arasında gösteriliyor.
Türkiye, her ne kadar coğrafi olarak Akdeniz' in su zengini ülkeleri arasında yer alsa da, 1960' lı yıllarda 28 milyon olan nüfusumuzun 2000' li yıllarda 68 milyonlara, günümüzde ise 80 milyon gibi değerlere ulaşması neticesinde; kişi başına düşen yıllık su miktarı 4000 m3' ten 1500 m3 dolaylarına gerilemiştir.
Küresel ısınma, buna bağlı iklim değişikliği ve yeterli farkındalığın oluşmaması nedeniyle, gelecekte ülkemizin "su kıtlığı" ile karşı karşıya olduğu kuşku götürmez bir gerçek.
WRI (World Resources Institute) tarafından hazırlanan senaryolar ve hesaplama modelleri neticesinde oluşan risk haritasında, ülkemizin 2040 yılında "çok yüksek" su stresi yaşayacağı öngörülmekte. Yaşamsal kaygılara paralel olarak, su nedeniyle gelecekte sınır komşularımız ile eko-politik ve diğer çerçevelerde birtakım çekişmeler yaşanması ihtimali ise günden güne artmakta. Günümüzde olduğu gibi gelecekte de su meselesi kritik bir mesele olmaya devam edecek ve petrolün önüne geçecektir. Şu ifadelerin açılımını dikkat edelim:
"Ortadoğu ulusları, uluslararası sular ve yer altı sularını kapsayacak biçimde birbirlerinin çıkarlarını gözetmeksizin sonu gelmeyen bir yarış içerisine girmişlerdir. Acı olanı, bu yarışın sonunda sadece daha fazla su kıtlığı ve daha fazla çatışma olmasıdır... Bütün bu boyutlarıyla su, kendine has politikaları ve stratejileriyle Türkiye’nin de içinde jeopolitik ve ekolojik olarak yer aldığı bir konudur..." (Aziz Koluman. Dünyada Su Sorunları ve Stratejileri. Sh. 3)
Görüldüğü gibi tablo hiç de iç açıcı değildir. Bütün dünyanın kâbusu haline gelen Su Sıkıntısı, bizi de çok sıkıntıya sokacaktır. Peygamber Efendimiz Hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
"Fırat Nehri altın bir dağ üzerinden suyu çekilip açılmadıkça kıyamet kopmaz. İnsanlar onun için harp edecek ve her yüz kişiden doksan dokuzu öldürülecek. Onlardan her biri: ’Belki ben kurtulurum!’diyecektir. " (Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29
İnsanlığın su için savaşmalarının nasıl trajedik bir durum olduğunu düşünebiliyor muyuz?
Günümüzde suyun kıymetini en iyi nasıl anlayabiliriz diyorsanız 10 ilimiz de yaşanan yıkıcı deprem afetinden sonra yaşananlara bakalım;
10 ilimizin 3'üçüne uzun bir müddet günde sadece 1 saat şebeke suyu verilirken; diğer 7 ilde ise sabah Kızılay'a ve AFAD kurumuna isim yazdırılıp sıra gelince suyla alakalı ihtiyaçlarını karşılayabiliyorlardı. Tam bir savaş alanı. Su yok, elektrik yok, hijyen yok, duş alma yok, temizlik yok sadece hayatta kalabilmen için gününe yetecek kadar su veriliyor. Bu bölgeye baktığımızda suyun değerini daha çok anlayacağız, önlem alacağız, bilinçli olup bilinçlendireceğiz ve yarınlarımıza öngörerek hareket edeceğiz.
Su; özümüz, yapıtaşımız ve en hayati ihtiyacımız. Her doğan ve doğacak bireyin, dünya ve ülkemizde sağlıklı ve yeterli suya ulaşabilmesi için alınacak çok yolumuz var. Suyun geleceğine dair 4 çarpıcı gerçek
1-Susuzluk nedeniyle her yıl 2 milyon insan hayatını kaybediyor
WWF-Türkiye’nin yaptığı açıklamaya göre, hâlen dünya çapında 1,1 milyar insan temiz suya erişimden yoksun bulunuyor. Susuzluk nedeni ile ortaya çıkan hijyenik olmayan koşullar sonucunda başta çocuklar olmak üzere her yıl 2 milyon insan hayatını kaybediyor. 2025 yılına kadar dünya nüfusunun üçte ikisi su kıtlığı riskiyle karşı karşıya kalabilir. Bu durumun önüne geçilmesi için ise önce bakış açımızın değişmesi gerekiyor.
2-Türkiye’de kişi başına düşen su son 20 yılda %18 azaldı
Türkiye’de su sıkıntısı hâlen barajların doluluğuna bakılarak ölçülüyor. Barajlarda yeterli miktarda su olduğunda sorun kalmayacağı yönünde yanlış bir algı var. Oysa son 20 yıllık süreçte, Türkiye’de kişi başına su miktarı yılda %18 azalarak 1700 m³’lerden 1.400 m³’lere düştü.
Su kıtlığı durumunu tanımlamak için kullanılan Falkenmark indeksine göre, kişi başına düşen yıllık su miktarının 1000 ile 1700 m³ arasında olması “su sıkıntısı” olarak ifade ediliyor ve bu indekse göre Türkiye su sıkıntısı çeken ülke konumunda. 2030 yılında Türkiye nüfusunun 100 milyona ulaşacağından hareketle kişi başına düşecek su miktarının yılda 1.120 m³’e ineceği öngörülüyor.
3)Nehirler ve sulak alanlar yaşamın kaynağıdır ve bunları yitiriyoruz
1970’ten bu yana küresel ölçekte tatlı suda yaşayan türlerin %84’ü kaybedildi.
4)Türkiye’de şebekelerdeki kayıp su miktarı %50’lerde
Bu sorunu çözmek ve olumsuz gidişatı durdurmak mümkün. Şimdi suyumuz için topyekûn seferberlik zamanı. Peki bunun için neler mi yapmalıyız?
Tarımda ve sanayide suyu daha verimli kullanan uygulamalara geçişi önceliklendirilmeli ve gerekli finansal mekanizmaları devreye almalıyız. Örneğin tarımda damla tipi sulamayı yaygınlaştırmak yılda 20 milyar m³ tasarruf anlamına gelebilir. Ayrıca ülkemizde şebekelerde kayıp/ kaçak su miktarı %50’ye ulaşıyor. Bir başka deyişle kaynaktan gelen suyun yarısı kullanıcıya ulaşmadan kayboluyor. Bu oranı acilen aşağı çekmemiz gerekiyor. Belediyeler kentsel su temini planlarına yağmur suyu hasadı, atık suların geri kazanımı gibi yatırımları da dâhil etmeli ve şebekelerdeki kaçak ve kayıpların önlenmesi konusunda yatırımları artırmalı kentsel, sanayi ve tarımsal büyüme planları hazırlanırken tatlı su kaynaklarının miktarı da entegre edilmeli; bölgesel büyüme planları mevcut suyun durumu göz önüne alınarak tasarlanmalı. Doğal alanların korunması için kaynak yaratılmalı. Örneğin sulak alanların restorasyonu için fonlar oluşturulmalı. Bireyler hem suyu daha tasarruflu kullanmaya özen göstermeli hem de ihtiyaç dışı tüketim alışkanlıklarından vazgeçmeli. En önemlisi de şu: Suyun kaynağı olan ve bize ulaşana kadar geçtiği doğal alanlarımızı korumazsak, suyumuzun da olmayacağını net bir biçimde anlamalıyız.
Burada son kelimelerimi kurarken çok sevdiğim bir Kızılderili atasözünü zikrederek sözlerime son vermek istiyorum:
"Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak."