Söz&Kalem Dergisi - Hüseyin Çamtay
Vardığımız zaman itibariyle Müslüman coğrafyada hayat bulan batı hayranlığı ve modern olma çabasıyla karşılaşmaktayız. Özellikle ‘Z Kuşağı’ olarak kategorize edilmiş yeni nesilde bu batı hayranlığını somut olarak görmek mümkün. Giysilerin tektipliğinden yaşam tarzının modernleşmesine kadar A’dan Z’ye batı modellemesi topraklarımızda hayat bulmuş durumda.
Bu meselenin başlangıcına ulaşmak istediğimizde meselenin 2. Dünya Savaşı sonrası kurgulanan modernizm ve hümanizm kavramlarıyla karşılaşmaktayız.
Reform ile kiliseyle arasına mesafe koyan Avrupa, artık yepyeni bir çağa uyanıyordu. Dünya hayatından tamamen soyutlanmış kilise ve papa figürü Avrupa’nın bilimsel gelişmesinde büyük bir engeldi. Kilise’nin seküler olması, yani dünyevi alandan tamamen soyutlanmış olması, gelişmenin önündeki bir engeldi. Reform dönemine kadar bu engel, Avrupa’da basit adap kurallarının bile gelişmesini ve güncellenmesini ipotek altına alıyordu. Dolayısıyla mantık-akıl kavramlarından kendini soyutlamış, dogmatik bilgilerle yoğrulan bir kilise figürü ve tamamen dünya hayatından soyutlanmış bir papa figürü ile karşılaşmaktayız.
Elbette Avrupa’nın ilk hatası mevzubahis kilise ve papa figürünü dinin kendisi zannetmesi ve kiliseye karşı açtığı bu savaşı ‘Tanrı ile Savaş’ olarak adlandırmasıydı. Elbette bilim ile vereceği savaşı kaybedeceği oldukça olağan olan kilise, Avrupa’daki itaat edilen konumunu kaybetmiş oldu. Bu şartlar arasında gelişen-dönüşen Avrupa, medeniyet ile tanışıyor, bu tanışmanın sancılarını çekiyorken 2. Dünya Savaşı sonrası Batı’nın yükselen yıldızı Amerika dünya arenasında tek başına rol-model oldu. Artık modernlik denince akla New York sokaklarında yürüyüşe çıkan bir insan geliyordu.
Modernlik kavramının entelektüeller fabrikasında üretildiği apaçık bir gerçek olarak karşımızda durmakla beraber üretilen bu kuramın tüm Dünya’da pasif rolden aktif role gelmesi için çeşitli sosyolojik çalışmalar yapıldı. Bu çalışmalardan biri de Deniel Lerner tarafından yapılan Ankara Balgat Köyü’ndeki incelemeydi. Lerner, Ankara’nın merkez semtine dönüşen hatta şu an siyasi partilerin genel merkezlerinin bulunduğu Balgat köyünde geleneksellik ve modernlik çatışmasını köy muhtarı ve köy bakkalı üzerinden incelemişti. Lerner’ın araştırmasından anladığımız kadarıyla bu merkezi köyde oldukça geleneksel kıyafetler ve antika bir zihin dünyasıyla var olan muhtar ve tam aksine oldukça modern giyinmiş ve gelişmeye müsait, zihin dünyası yeniye açık bir bakkal görmekteyiz.
Bu zihin dünyalarının tasnifi bu iki figüre sorulan sorularla ortaya çıkmıştır. Zira çocukları ile ilgili nasıl bir gelecek düşündükleri kendilerine sorulduğunda köy muhtarı ‘umarım onlar da bizim gibi bu topraklar için cesurca savaşırlar’ ifadesini kullanırken bakkalın isteği şehirde bir ev, daha büyük bir bakkal ve şık medeni kıyafetler. Bu zihin yapısında muhtar kendini köye ve o topraklara ait hissederken bakkalı bu köye bağlayan bir şey olmadığını ve yalnızlık çektiğini gözlemliyoruz. Lerner’ın ‘ileride ülkeyi yönetseniz neler yapardınız?’ sorusuna muhtar zoraki bir cevap ile ‘köylülere para ve tohum desteği’ der. Bakkal ise ‘şehirleşsinler diye köylere yol yapardım’ der. ‘Nerde yaşamak isterdiniz?’ sorusuna muhtar memleketini terk etmek istemediği cevabını verirken bakkal şüpheye düşmeden ‘Amerika’ cevabını verir.
4 yıl sonra bu köye ziyarete giden Lerner, bu köye yolların yapıldığını, köyün modernleştiğini ve artık kadın-erkek ilişkilerinin daha serbest olduğu raporlaştırmıştır. Bu süreçte muhtarın arzuladığının tam aksine oğullarının modernleştiğini ve tüccar olduğunu, bakkalın ise öldüğünü raporunda belirten Lerner şu ifadelere yer vermiştir: “Bakkal ölmüştür fakat onun ruhu Balgat’ın son muhtarının çocuklarında yeniden beden bulmuştur.”
Lerner’ın bu incelemesiyle bir köyün batılılaşma sürecine şahit oluyoruz.
Aslında Balgat köyünün bu prototipi batı tarafından üzerine kafa yorulan her toprak parçasında olağan bir gelişme gibi akıp gidiyor. Bu süreç batılı sosyologlarca yorumlanırken dünyaya bakış açılarını ‘modern toplumlar ve modernleşme yolundaki toplumlar’ olarak yapmış oldukları tasnif ile anlayabiliyoruz. Yani batıya göre modern toplumlar vardır -ki bu modernliğin öncüsü Amerika’dır- ve bu yolda olan, modern olmak için çabalayanlar vardır. Dolayısıyla öncü devletin, yani Amerika’nın bu toplumların modern olma çabalarına karşılık vermesi gerekir. Onlara modernliği götürmesi elzemdir.
Modernliğin siyasal arenadaki karşılığı demokrasinin toplumların meclislerinde hâkim olması modernliğin bir açısıdır. Burada akıllarımıza Irak’a demokrasi götürmek için yola çıkan Amerikan ordusu geliyor. Amerika’nın bu teorisini pratiğe dökerken öğrendiğimiz kadarıyla modernlik için çocukların ölmesi, bombaların atılması gerekiyor. Hedefe ulaşırken bu tür yolları da mubah görerek denge politikalarından habersiz çocukları moderniteye kurban etmek Amerika’nın ortaya koyduğu pratiğin ta kendisi!
Medeniyetimizde neşvünema bulan maslahat anlayışının batının yüzyıllarca düşünüp bu pratiği ortaya koymuş filozoflarının hayal dünyasına sığamayacak kadar büyük bir mesele olduğunu kabul etmek gerekir. Örneğin Üstad Bediuzzaman’ın maslahat anlayışını şu cümlelerde görebiliyoruz. “Nasıl ki sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz masum ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın, ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semavata işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ bir tek masum, dokuz câni olsa; yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz.”
Siyasal hayattaki modernliği özetledikten sonra sosyal hayattaki modernliği de bireycilik, hümanist olmak, kadın-erkek ilişkilerindeki rahatlık, şık kıyafetler giyme, modaya uyma, maddi refah için bir ömür uğraşma ve ekonomik bağımsızlık olarak ilan etmek mümkün.
Okuyucularımızı bu tektip insan modeli dayatması olan modernizmi reddetmekle beraber bu modernizmin oluşturduğu eziklik psikolojisiyle doğan “İslam Modernizmi” adı altındaki oryantalist çalışmaları da reddetmeye davet ediyoruz. Seyyid Kutub’un şu sözlerini bu meseleye yormak mümkündür.
“Şirin görünmek için İslam'ı onlara asla olduğundan başka göstermeyeceğiz.”