Söz&Kalem Dergisi | Berat Ari
Bazı tarihler vardır; takvimde bir gün olarak kalmaz, bir milletin hafızasına kazınır. 6-8 Ekim 2014 de böyle bir tarihtir. O günlerde Türkiye’nin birçok şehrinde sokaklar karıştı, insanlar evlerinden çıkmaya korktu, iş yerleri yakıldı ve masum insanlar hedef haline geldi. Fakat Diyarbakır’da yaşananlar, bütün bu olayların içinde bambaşka bir acı olarak kaldı. Çünkü orada saldırıya uğrayanlar, ellerinde silah taşıyan insanlar değildi. Kurban eti dağıtan, ihtiyaç sahiplerine yardım götüren gençlerdi.
Yasin Börü, henüz on altı yaşında bir lise öğrencisiydi. Yanında Riyat Güneş, Hüseyin Dakak ve Hasan Gökgüz vardı. Kurban Bayramı’nın dördüncü günü, ellerindeki etleri ihtiyaç sahibi ailelere ulaştırmak için yola çıktılar. Onların derdi siyaset değildi. O yaşta bir gencin dünyasında bayram, paylaşmak ve bir ihtiyaç sahibinin yüzünü güldürmek vardı. Bir kavganın parçası olmak, bir gruba meydan okumak veya bir çatışmaya katılma gibi bir düşünceleri yoktu. Onlar, Müslümanların bayramda yerine getirdiği güzel bir vazifeyi yerine getireceklerdi; Allah’ın verdiğini paylaşmak ve ihtiyaç sahiplerinin kapısını çalmak.
Fakat 6-8 Ekim olayları sırasında yapılan çağrılar, kısa sürede sokaklarda büyük bir öfke ve şiddet ortamına dönüştü. HDP’nin yaptığı çağrılarla sokağa çıkan kalabalıklar, birçok yerde kontrolünü kaybetti. Bu süreçte PKK’nin emirleri altında hareket eden gruplar, sokakları bir hesaplaşma ve vahşet alanına çevirdiler. İnsanlar kimlikleri, inançları ve düşünceleri sebebiyle hedef alındı. Müslümanlara ait iş yerleri saldırıya uğradı, cami cemaatleri tehdit edildi, başörtülü kadınlar ve sakallı erkekler yalnızca dindar görünümleri sebebiyle zulüm gördüler kimisi yaralandı kimileri de vahşice katledildi.
Bunu anlatırken Kürt halkının tamamını suçlamak büyük bir haksızlık olur. Kürtlerin tamamı ne o saldırılara katıldı ne de yaşanan zulme razı oldu. Yıllar boyunca aynı sokaklarda yaşayan, aynı camide saf tutan, aynı acıları paylaşan ve Müslüman olan milyonlarca Kürt vardır. Buradaki mesele bir halkla değil; insanları kin ve öfkeyle sokaklara sürükleyen, silahı ve şiddeti siyaset aracı haline getiren anlayışladır. Örneğin, PKK’nın kuruluşundan itibaren taşıdığı Marksist- Leninist çizgi, dini kimliği ve İslami hayatı değersiz gören bir anlayış ortaya koymuştur. Bu anlayış, Kürt halkının Müslüman kimliğiyle ve tarihi birikimiyle de çelişmektedir. Çünkü Kürtlerin tarihi İslam’dan ayrı düşünülemez.
Bu topraklarda Kürtler, asırlar boyunca Kuran’ın etrafında birleşmiş, camilerde yan yana durmuş ve İslam kardeşliği içinde yaşamıştır. Kürt halkını kendi inancından uzaklaştırmaya çalışan her fikir, aslında onu kendi köklerinden koparmaya çalışır. Dindar Kürtleri gerici, Müslümanları düşman ve ihtiyaç sahiplerine yardım eden gencecik fidanları hedef gören bir zihniyetin özgürlükten söz etmesi mümkün değildir. Çünkü özgürlük, yalnızca kendisi gibi düşünenlerin değil, herkesin inancını ve kimliğini yaşamasına saygı göstermektir. Bir insanı inancından dolayı susturan, ibadetinden dolayı dışlayan ve iyilik yapan gençleri katleden anlayışın adı ne olursa olsun, yaptığı şey zulümdür.
Şehit Yasin ve arkadaşları, işte böyle bir nefret ortamında katledildi. Ellerinde silah yoktu; kurban eti vardı ve tek amaçları yetim ve muhtaçların yüzlerini bir nebze de olsa güldürmekti. Bunu gören azgın grupların hedefi haline geldiler ve saldırıya uğradılar. Hızlıca bir binaya sığındılar. Fakat sığındıkları yer onları koruyamadı. Dövüldüler, bıçaklandılar, silahla vuruldular, üçüncü kattan yere atıldılar. Bedenlerine bile saygı gösterilmedi. Üzerlerinden araçla geçildi ve cesetleri yakıldı. Bu vahşeti anlatmak kolay değildir. İnsan, böyle bir acıyı düşünürken bile kelimeleri boğazında düğümleniyor. O gençlerin evlerine bir daha dönemeyeceğini, ailelerinin bayram sabahından sonra ömür boyu taşıyacağı acıyı düşünmek bile yürekleri dağlıyor. Fakat bazı gerçekleri açıkça söylemek gerekir. Çünkü bir toplum, kendi gözünün önünde işlenen cinayetleri susarak geçiştirirse, zulmü işleyenleri cesaretlendirir ve zulmün önünü açmış olur.
Ku’ran-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Kim bir cana kıymamış ya da yeryüzünde bozgunculuk çıkarmamış birini öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur.” ( Maide, 5/32) Bu ayet, Yasin Börü ve arkadaşlarının şehit edilmesini anlamamız için bize açık bir yol gösterir. Onların canına kıymak, yalnızca dört genci vahşice öldürmek değildi. Bir bayram gününde paylaşmayı, merhameti ve insan onurunu da hedef almaktı.
6-8 Ekim’de yaşananlar, siyasi sorumluluğun ne anlama geldiğini de gösterdi. Sokaklara çağrı yapanlar, sözlerinin nereye varacağını düşünmek zorundadır. Bir siyasi parti, toplumu harekete geçirirken ortaya çıkacak sonuçlardan tamamen uzak duramaz. Hele bu çağrılar, silahlı ve örgütlü yapıların etkili olduğu bir zeminde yapılıyorsa sorumluluk daha da büyür. İnsanları sokağa çağırıp sonra yaşanan cinayetlerin, yağmaların ve zulmün kenarına çekilmek kabul edilemez. Siyaset masum insanların kanı üzerinden yürütülemez.
Müslümanlar o günlerde sadece saldırıya uğramadı; kendi memleketlerinde sahipsiz bırakıldıklarını da hissetti. Bayram günü ihtiyaç sahiplerine yardım götüren gençlerin akşam evlerine dönmesi beklenirken, ailelerine şehadet haberleri ulaştı. Bu, sadece dört gencin katledilmesi değildi. Bayram sevincine, kardeşliğe ve insanların güven içinde yaşama hakkına da vurulan bir darbeydi. O masum insanlar dindar oldukları için suçlandılar, yardım ettikleri için hedef gösterildiler ve kimliklerinden dolayı katledildiler.
Bugün Şehit Yasin ve kahraman arkadaşlarını anmak, yalnızca geçmişte yaşanan bir katliamı hatırlamak değildir. Onları anmak isimlerini bir yazıda geçirmekten ibaret hiç değildir; o gün yarım kalan iyiliğin ve geride kalan ailelerin sessiz acısının farkında olmaktır. Onların şehadeti bize, iyiliğin sürekli hedef alındığı bir dünyada nasıl durmamız gerektiğini gösterir. Yasinler ellerindeki kurban etleriyle insanlara yardım etmeye gidiyordu. Onlara saldıran zihniyet ise nefret, zulüm ve ölüm taşıyordu. Aradaki fark, aslında iki ayrı dünyanın farkıdır.
Bizim görevimiz, bu farkı PKK’nin ve onu besleyen anlayışın Müslümanlara verdiği zararı da gizlemeden dile getirmek ve unutturmamaktır. Şehit Yasin ve kahraman arkadaşlarını hatırlamak; merhametten yana olmak, zulmü reddetmek, Müslüman kimliğini savunmak ve adaletten ayrılmamak demektir. O bayram günü yarım kalan iyilik, bugün bizim ellerimizde devam edebilir. Bir ihtiyaç sahibinin kapısını çalarken, bir yetimin başını okşarken, haksızlık karşısında susmazken onların hatırasına sahip çıkabiliriz.
Ve o gün, şehit olan aziz şehitlerimiz; Şehit Yasin Börü, Şehit Hasan Gökgöz, Şehit Riyad Güneş, Şehit Hüseyin Dakak, Şehit Cumali Güneş ve Şehit Turan Yavaş’ı rahmet ve minnetle yad ediyoruz…