Söz&Kalem Dergisi | Firdevs Yüksel
Dünyanın gözü önünde cereyan eden trajedilere bakarken sıklıkla düştüğümüz bir tuzak var: Zulmü; sadece fiziksel yıkım, coğrafi işgal ya da istatistiksel kayıplarla ölçmek.
Gazze’de, Doğu Türkistan’da, Arakan’da, Sudan’da Keşmir'de veya Yemen’de yaşanan hezimeti konuşurken, genelde görsel şiddetin büyüklüğüne odaklanıyoruz. Oysa bu mazlum coğrafyaların tamamında ortak olan ve bugüne kadar yeterince altı çizilmeyen asıl felaket “bilişsel ve manevi kuşatmadır”; yani mazlumun yalnızlaştırılması ve zulmün normalleştirilmesi sürecidir.
Kuran-ı Kerim zulüm kavramını işlerken çoğunlukla gözden kaçan bir psikolojik ve sosyolojik gerçeğe işaret eder. Zulüm, sadece bir toprak parçasını gasp etmek değil, “Bir şeyi kendi hakkı olan yerin dışına koymaktır.” Dolayısıyla zalimlerin ilk hedefi hiçbir zaman sadece bedenler olmamıştır; asıl hedef, hakikatin yerini değiştirmek ve mazlumun çığlığını anlamsızlaştırmaktır. Bu noktada genelde hatırda tutulan zafer ya da sabır temalı ayetlerin ötesine geçip, Kuran’ın görünmeyen sosyolojik uyarılarına bakmak gerekir.
Örneğin, Nisa Suresi 75. Ayete Rabbimiz şöyle sarsıcı bir soru sorar:
"Size ne oluyor da Allah yolunda ve 'Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize katından bir koruyucu ver, bize katından bir yardımcı gönder' diyen mûstaz'aflar uğrunda savaşmıyorsunuz?"
Bu ayetteki incelik, duaların doğrudan Allah'a edilmesine rağmen, sorumluluğun ve sitemin yaşayan toplumlara yöneltilmesidir. Yani zulüm karşısında sessiz kalan her topluluk, aslında o zulmün doğrudan bir parçası haline gelir. Gazze'deki bir çadır kentle Doğu Türkistan'daki bir toplama kampı veya Yemen'deki unutulmuş bir çocuk arasında hiçbir fark yoktur; hepsi aynı "mustaz'af" zincirinin birer halkasıdır.
Peki, zulme maruz kalan toplumların kaderini değiştirecek olan yaklaşım nedir? Genellikle fark edilmeyen bir diğer önemli ilke Enfâl Suresi 73. Ayet’te gizlidir:
"Kâfir olanlar da birbirlerinin velileridir (dostları ve müttefikleridir). Eğer siz bunu yapmazsanız (aranızda dayanışma kurmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk olur."
Ayet son derece nettir: Dünyadaki zulmün ve hezimetin nedeni sadece zalimlerin gücü değil, mazlumların ve onlara tanıklık edenlerin parçalanmışlığıdır. Zulmün kurumsallaşması, adaleti savunanların pasifliğinden beslenir. Bugün Gazze’den, Doğu Türkistan’a kadar uzanan gelişmelerde, mazlum coğrafyaların kaderini değiştirmek için Kuran’ın çizdiği tema üç temel esasa dayanır:
1-) Zulmü Kabullenmeme (Zihinsel Direniş): Zulmün en tehlikeli aşaması, sıradanlaşmasıdır. Olayları istatistik veya haber bülteni detayı olarak görmeyi reddetmek, manevi direnişin ilk adımıdır.
2-) Birlik ve Sorumluluk: Zulüm organize bir kötülüktür. Bireysel üzüntülerin ötesine geçip küresel ölçekte adalet odaklı, somut ve sürekli bir dayanışma ağı kurmak seçenek değil, ilahi bir emirdir.
3-) Sözün ve Eylemin Adaleti: Hakikati haykırmak, sessiz kalmamak, edilgen bir izleyici olmaktan çıkıp mazlumun sesi ve hamisi olmak, inancımızın merkeze koyduğu en temel yükümlülüktür.
Nihayetinde mazlum coğrafyalar, kendi kaderleriyle baş başa kalmış topraklardan ibaret değildir; her biri bizim sadakatimizi, merhametimizi ve adalete olan inancımızı gösteren birer vicdan aynasıdır. Her birimiz birer izleyici olmaktan sıyrılıp hakikatin safında dimdik durmalıyız. Zulmün normalleşmesine karşı zihnimizi ve kalbimizi diri tutmalıyız. Çatlayan toprakların, yıkılan evlerin ve susturulmak istenen çığlıkların ortasında, eyleme dönüşen bir dayanışma ve hakikati haykıran bir ses olmak zorundayız.
Ey Rabbimiz! Bizleri zulme alışan, acıyı kabullenen ve mustaz'afların çığlığına sağır kesilenlerden eyleme Katından bizlere basiret, cesaret ve sarsılmaz bir birlik ruhu bağışla. Yeryüzünün neresinde olursa olsun hakkı gasp edilen, yalnız bırakılan ve zulme uğrayan tüm mazlumlara kendi katından bir koruyucu, bir yardımcı ve zafer kapıları nasip eyle. Bizleri de o zafere, adalete ve doğruluğa vesile eyle. Amin.
Vesselam..