Söz&Kalem Dergisi | İbrahim Kılıç
Tarih, dikkatle bakabilenler için kendini durmadan tekrar eden bir hikâyeden ibaret değildir; aksine, her çağda farklı yüzlerle karşımıza çıkan aynı hakikatin izlerini taşır. Dün yaşananlar ile bugün yaşananlar arasındaki benzerlik, yalnızca olayların değil, insanın değişmeyen zaaflarının da bir yansımasıdır. Sayfalar arasında saklı duran anlamlar, kulak verebilenlere sürekli bir şeyler fısıldar. O sesleri duymak ise sadece bilgi sahibi olmayı değil, hakikatin peşine düşmeyi gerektirir.
Yeryüzündeki mücadelelerin kuralları büyük ölçüde değişmemiştir. Değişen yalnızca yöntemler, araçlar ve algı yönetimidir. Dün kılıçla kurulan tahakküm, bugün medya, ekonomi ve bilgi üzerinden inşa edilmektedir. Hazır bilgilerle yönlendirilen zihinler, manipülasyonun görünmez ağlarına hapsolurken; ekonomi, fikir ve algı senaristleri bireyselliği bir özgürlük değil, çoğu zaman bir oyalanma alanına dönüştürmektedir. İnsan, kendisini önemli meselelerle meşgul ettiğini zannederken, aslında büyük hakikatlerden uzaklaştırılmaktadır.
Bir yerlerde dikkatler başka yöne çekilirken, asıl hedefe sessizce ve planlı adımlarla ilerlenmektedir. Ne yazık ki bizler de çoğu zaman görmek istediğimizi görüyor, bize sunulan görsellerin ve hazır düşüncelerin bir parçası olmayı tercih ediyoruz. Böylece hakikati aramak yerine, hakikatin bize sunulan görüntüsüyle yetiniyoruz.
Belki de en büyük problemimiz, fikir istinadımızı kaybetmiş olmamızdır. Tarihi yalnızca tüketilecek bir bilgi yığını olarak görmek, onu anlamaktan ve ondan ders çıkarmaktan alıkoyar. Şuurla okunmayan tarih, insana hiçbir istikamet göstermez. Çünkü tarih, kendisine samimiyetle yönelenlere konuşur; yüzünü ondan çevirenlere ise sessiz kalır.
Hakikat ise bütün bunların ötesinde değişmez bir gerçektir. Güneş nasıl bütün azametiyle doğuyor, ışığını ve sıcaklığını herkese ulaştırıyorsa; hakikat de böyledir. Birilerinin güneşe sırtını dönmesi, güneşin ışığını eksiltmez. Sadece onların karanlıkta kalmasına sebep olur. Önemli olan, bizim hangi yöne baktığımızdır. Çünkü insanın istikameti, yöneldiği hakikatle belirlenir. Güneş her zaman karanlığın karşısında doğar.
Bugün söylenecek, yazılacak ve haykırılacak çok büyük hakikatler vardır. Ancak bizler çoğu zaman kolay olanı seçiyor, bireysel konforlarımızı hakikatin önüne koyuyoruz. Oysa tarih, suskunluğun değil; hakkı haykıranların omuzlarında yükselmiştir.
Bu noktada Ali Şeriati'nin şu tespiti, yalnızca bir cümle değil; direnişin, sorumluluğun ve Müslüman şahsiyetinin özlü bir tasviridir:
"Bir Müslümanın eli bağlanabilir, ayağına zincir vurulabilir, boğazı sıkılabilir; ama dili susturulamaz. Çünkü o, hakkı söylemeyi ibadet bilir. Zulüm karşısında susmayı ise şeytanın dili olmak sayar. Bu yüzden en ağır baskılar altında bile hakkı haykırmaktan vazgeçmez."
Hakikate istinat eden bir fikir, hiçbir baskı karşısında tükenmez. Çünkü fikir, ancak hakikate yaslandığında kalıcı olur. Gerçekten uzaklaşan düşünceler ise ne kadar güçlü görünürse görünsün, güneşe sırtını dönen bir insan gibi sonunda kendi karanlığında kaybolmaya mahkûmdur.