Fatma Nur Kanta - Söz&Kalem Dergisi
Robotlar, yapay zekâ ve çığır açan tedavi yöntemleriyle bilimin ve teknolojinin ulaştığı kusursuzluğa, ihtişamına ve baş döndürücü hızına hayranlıkla bakıyoruz. Ancak tüm bu ilerlemeye rağmen, bizden yalnızca birkaç yüz bin kilometre uzakta olan Ay'ın hâlâ açıklanamayan birçok özelliği bulunmaktadır.
1959'dan bu yana, yani altmış yılı aşkın süredir üzerinde çalışmalar yapılan Ay'ın gizemini koruması, belki de bilimin uzayın enginliği karşısındaki acziyetini göstermektedir. Hadi, gizemini koruduğu yanlarını tek tek inceleyelim. Gökyüzüne her baktığımızda Ay'ın sürekli aynı yüzünü görüyoruz. Peki neden? Ay hem kendi ekseni etrafında döner hem de Dünya'nın etrafında dolanır. Bu iki hareket aynı periyotta gerçekleştiği için (yaklaşık 27 gün) Ay'ın hep aynı yüzünü görürüz. Eğer Ay kendi ekseni etrafında dönmeden dolansaydı, her seferinde farklı bir yüzünü görmüş olacaktık. Ay’a her baktığımızda en çok dikkatimizi çeken özelliği, koyu gri yapılardır; buralara "lav denizleri" denir.
Meteorların şiddetli çarpması sonucu oluşan çatlaklardan dışarı çıkan erimiş kaya, yüzeye yayılır ve bu koyu renkli düzlükler meydana gelir. Görmediğimiz yüzünün, yani arka yüzünün, gördüğümüz yüzle aynı olduğunu düşünebilirsiniz; fakat iş tam da bu noktada gizemleşiyor. Ay'ın arka yüzünde hiç "lav denizi" bulunmaz, yani herhangi bir koyuluk yoktur. Bu nedenle arka yüzü, ön yüze göre daha parlak görünür. Ancak arka yüzün kabuk katmanının çok daha kalın olduğu ve en şiddetli çarpışmalara bile direnç gösterebildiği düşünülmektedir. Bunun nedeni ile ilgili pek çok görüş vardır. Bunlardan biri de, Ay oluştuğunda Dünya'nın şu an olduğundan çok daha sıcak olduğu ve Ay'ın Dünya'ya bakan yüzünün, arka yüzüne göre daha geç soğuduğu, bu yüzden arka yüzün daha kalın, ön yüzün ise Dünya'dan aldığı ısı nedeniyle daha ince olduğu yönündedir.
İnsanoğlu, Ay'ı anlamlandırma çabasıyla 1994 yılında "Clementine" uzay aracını Ay'ın çevresinde bir yörüngeye oturtmuştur. Ay yüzeyi hakkında bilgiler toplayan bu araç, güney kutbunda buz olabileceğini göstermiştir. Güneş ışığının ulaşmadığı bölgelerde buz bulunması mantıklı geldiği için araştırmalar devam ettirilmiş, ardından Aitken Çukuru'na gönderilen başka bir uzay aracı da bu bölgede buz izlerine rastlamıştır. Daha sonra Ay'a gönderilen alıcılar, kutup bölgelerinde hidrojen tespit etmiştir.
Bilim insanları, bu hidrojenin donmuş su moleküllerinde veya bazı minerallerde hapsolmuş olabileceğini düşünmüştür. Peki, Ay'da suyun ne işi var diye sorabilirsiniz; tıpkı bilim insanlarının sorduğu gibi. Onlar Ay'ı kupkuru bir çöl gibi bekliyordu. Çünkü Ay'ın, Dünya'ya çarpan dev bir gezegensel cismin kopan parçalarından oluştuğunu ve bu sürecin aşırı sıcaklıkta gerçekleştiğini, bundan ötürü de hidrojen gibi hafif elementlerin uzaya kaçmış olması gerektiğini düşünmüşlerdi. Şu anda kabul gören neden, Dünya'ya suyun nasıl geldiğiyle aynıdır: "İçinde su bulunan kuyruklu yıldız ve asteroit bombardımanıyla." Ay’a su gelmiştir. Şimdi "Gerçekten su var mı?" sorusuna geçelim.
Teorik açıdan desteklenen bu konuyu pratikte de kanıtlamak gerekiyordu. Bu yüzden, içinde buz bulunma ihtimali yüksek bir güney kutup kraterine, bir araç kontrollü bir şekilde düşürüldü. Çarpışma sonucu oluşacak yüksek ısının buzu su buharına dönüştürüp yükseltmesi ve bu buharın Dünya'daki teleskoplarla gözlemlenmesi planlanıyordu. Ancak bu kadar mükemmel görünen plan başarısız oldu. Çünkü tahmin edildiği gibi bir buhar çıkmadı. Aynı deney defalarca tekrarlandı fakat sonuç değişmedi. Bilim, yine Ay'ın gizemiyle baş başa kaldı. İnsanoğlu, bugün pratikte kanıt arayacak kadar ilerlemiş durumda. Ancak, metalaştırdığımız bilimin her şeyi açıklayabildiği algısına kapılıyoruz. Oysa eksiklikler sandığımız kadar uzakta değil; bazen Ay kadar yakın, bazen de Ay'dan da yakın.