Merve Şimşek - Söz&Kalem Dergisi
Dört duvarı, çatısı ve kapısı olan her daire ev midir, peki içinde insanların barındığı her ev yuva mıdır, her evde bulunan aile fertleri birbirine hangi oranda yabancıdır? Bu soruların bağlamı artık hepimizi ilgilendiriyor. Çünkü yalnızlık bize de çok yakın bir mesafede, evimizin içinde. Belki de uzun zamandır kendimize ve başkalarına yabancılaşma hissiyle cebelleşmekteyiz.
Postmodern çağın başdöndürücü ritmi kavramlarımızı da dönüştürmekte; yıllardan beri süregelen kelimelere kendi hükmüne göre yeni anlamlar biçmektedir. Nitekim iki yıl önce ülkemizde yılın kelimesi olarak ‘kalabalık yalnızlık’ seçildiğinde toplumdaki binlerce insanın gerçekten kalabalık yığınlar içerisinde, aslında yapayalnız olduğunu fark etmiş olduk. Böylece, ‘kalabalık’ ve ‘yalnızlık’ kelimeleri bunca zıtlığına rağmen yan yana getirilirken çarpıcı bir manaya büründü ve bu duruma yakından şahit olduk. Bugüne geldiğimizde ise kalabalık yalnızlık evlerimizde volta atıyor. Bireyin ve aile fertlerinin arasında aşılması güç bir duvar gibi duruyor.
İnsanın eşyayla veya şahısla kurduğu ilişki salt saf/çıkarcı bir anlayış üzerine kurulu zannedilebilir. Örneğin, ihtiyacımız oranında ve muhtaç olduğumuz kadarıyla belirli bir işlem ve süreçle sınırlandırılmış bir ilişki, bu kapsama girmektedir. Eşyayla işimiz bitince bir daha görmemek suretiyle atmak veya kullan/at ürünlerinin yaygınlaşması bizim eşyayla olan münasebetimizin çıkarcı bir boyuta ulaşmasında etkili bir faktördür. Aidiyet, o eşyaya sahip olmaktan değil, onunla temas kurmaktan ve ona aşina olmaktan doğar.
Eşyayla kurulan çok hızlı ve sözde çok pratik(!) yaşam rutinleri, bizi tüketimin ve yüzeyselliğin tekeline yerleştirmektedir. Bu durumun yalnızca eşyayla olan ilişkimizle sınırlı kalmadığını ve insanlarla olan ilişkilerimize de yansıdığını gözlemlemekteyiz. Dolayısıyla, eşyayla kurulan ilişki biçimi yalnızca tüketim alışkanlıklarımızı değil, dünyayla ve insanlarla kurduğumuz bağın niteliğini de belirlemektedir; temasın yerini geçicilik aldığında aidiyet duygusu kaçınılmaz olarak zayıflamaktadır.
Aslında bir eve ait hissetmekle bir insana yabancılaşmadan hayat sürdürmek de bununla bağlantılı bir durumdur. Çünkü yalnızlık ve yabancılık saf/çıkarcı anlayışın aynı evde yaşayan fertler arasındaki tezahürüdür. Çıkarcı bir anlayış, yüzeysel ve sığ ilişkilerle aynı evin içerisindekileri bile birbirine yabancılaştırmaktadır.
Peki bu yabancılaşma nasıl görmezden gelinemeyecek bir nüfuza erişti ve bizi birbirimizden uzaklaştırdı? Ev, insan için hâlâ bir barınak; ama aynı zamanda yeni yalnızlık biçimlerinin en sık ortaya çıktığı bir mekana dönüştü. Her ne kadar aynı evde yaşayıp birbirine yabancılaşmak, birlikte yaşıyorken yalnızlaşmak olağan bir hale gelmeye başlamışsa da bu durum yadsınamayacak kadar çelişkili ve zıttır. Bu yabancılaşmanın kökeni, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar çok katmanlıdır; bir sürecin getirisidir. Haz ve hız çağının empoze ettiği biriciklik(!), insanların kendi nefislerini öncelemesine neden olurken, her ferdi yalnızca kendi hayatının peşinde koşan ve bir başkasına zaman ayır(a)mayan bir hale getirmiştir.
Bu faydacı bakış, iletişimin ve ilişkilerin niteliğini de dönüştürmektedir. Konuşmalar sığ, kısa ve amaç odaklı olurken manevi bağların yerini görevler, beklentiler ve roller almaktadır. Anne, baba, evlat, kardeş gibi kimlikler çeşitli dünyevi çıkarların gölgesinde kalırken birey, yalnızca yerine getirmesi gereken rollerle kendisini yalnızlığın ortasında buluverir.
Aile içindeki yalnızlık ve birbirine yabancılaşma dışarıdan görünmez olduğu için daha da yaralayıcıdır. Çünkü insan, kendisine en yakın olanın tam da evin içinde olduğunu varsayar. Fakat gerçekte ise her odanın bir kişiye istihdam edilmesiyle aynı yuvayı paylaşan fertler dahi bazen birbiriyle karşılaşamaz. Fiziki yakınlık kalbî yakınlığa bir kapı aralayabilir ama muhabbet bağı kopmuş bir ailede bu yakınlık bir çileye dönüşmektedir. Yalnızlığa sürüklenme süreci yani kişinin kendini yalnız ve yabancılaşmış hissetmesi, öz benliğiyle de ilintilidir. Çünkü kendi benliğiyle olan bağını güçlendiremeyen birey, bir başkasıyla istese dahi iletişime geçmekte ve o ilişkiyi muhabbet üzere sürdürmekte güçlük yaşayacaktır.
Hülasa, insan, başkasına yabancılaşmadan evvel asıl kendisine yabancılaşmıştır.
Aile bireyleriyle temas kuramayan biri, öncelikle kendisiyle olan bağını kaybetmiştir.
Bizi kendimize yabancılaştıran en önemli faktörlerden bir diğeri de dijital çağın getirdikleri nispetinde bizden aldıklarıdır. Ekranların sunduğu geçici yakınlık hissi, hakiki bağın yerini almaktadır. Yapay dopamin depolarını dijital düzlemde ağzına kadar dolduran insan, aynı evi paylaştıklarıyla realitede bağ kurması gerektiğini de unutmaktadır. Bunun neticesinde, içinde hep bir noksanlık olduğunu hisseder fakat bu noksanlığın kaynağını tam olarak tayin edemez. Bu anlamda, muhabbet bağını kurmanın sorumluluğu bizdedir. Suç dijital çağda değil, onu emrine amade kılamayan ve ona köle olan insandadır. Puan toplar gibi sosyal medya çukurundan yapay mutluluk derleyen insan, reels kaydıran parmağına ve aval aval ekrana bakan yüzüne bile yabancılaşmışken bir başkasıyla zaten irtibat kuramaz.
Aynı sofraya oturup bir çift kelam etmek, yan yana olup birbirlerinin iç dünyasından habersiz yaşayan evin içindeki yabancıları birbirine yakın kılabilecek en basit adımdır. Bir yemek sofrası artık çok daha ötesidir; hâl hatır sorulan, sessizliklerin fark edildiği ve muhabbetin yeşermesine bir adımdır. Nahl suresinde Rabbimiz; adaleti, ihsanı, en güzel davranışı ve muhtaç oldukları şeyleri öncelikle en yakınlara vermeyi emreder. Aynı hayatın paylaşıldığı bir yuvada aile fertlerine kardeşlik, ebeveynlik veya abilik-ablalık sorumluluğunun gerektirdiği şekilde muamele etmek, yalnızca bir görev değil; aynı zamanda adaleti ve merhameti tesis etmektir.