Vuslat Şen - Söz&Kalem Dergisi
Bireyin kendi huzurunu, içinde bulunduğu topluluğun gidişatından bağımsız görmeye başladığı an, aslında zihni bir çöküşün eşiğine gelmiş demektir. Günümüzde pek çok Müslüman, etrafındaki menfiliklere veya başkasının mahrumiyetine gözlerini kapattığında, kendi sükûnetini muhafaza edebileceği yanılgısına düşmektedir. Oysa “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek örülen bu dar bakış açısı, ferdin kendi güvenliğini korumak bir yana, hakikatte kendi elleriyle hazırladığı mutlak bir hüsrana zemin hazırlar. Bu anlayışın geçersizliği defalarca tecrübe edilmiştir. Bir yanlışı, sırf ucu bize temas etmediği gerekçesiyle görmezden gelmek sorunu bitirmemiş; aksine o kötülüğü besleyerek, nihayetinde sessiz kalanların da kapısına dayanacak cürete ulaşmasını sağlamıştır. Başkasının maruz kaldığı yıkıma seyirci kalan her Müslüman, neticede kendi selametini de aynı akıbetin insafına bırakmaktadır.
Bu zihnî yıkılışın temelinde, şahsi menfaat hırsının her türlü değerin önüne geçmesiyle beslenen ve toplumu içten içe kemiren bireysel çıkarcılık yatmaktadır. Müslüman için hayat, bir mazlumun uğradığı adaletsizlik üzerine diğerinin ferah bulabileceği bir yer değildir. Ancak bu bencil bakış, kişiye başkasının derdinden habersiz yaşayabileceği vehmini verir. Yalnızca kendi payını kurtarma hırsına kapılan fert, toplumsal güven zeminini bizzat kendi eliyle tahrip eder. Herkesin sadece kendi hesabını güttüğü iklimde, şahsi kazançların hiçbir kalıcılığı olamaz; çünkü toplumsal düzen bir kez ihmal edildiğinde, ortaya çıkan yıkım, istisna tanımaksızın her ferdi içine alır. Kendi dünyasının dışındaki mağduriyetleri seyirci gibi izlemekle yetinenler, o kaçınılmaz yıkım kendi hayatlarını kuşattığında, ne tutunacak bir hakikat ne de yaslanacak bir dayanak bulabilirler.
Bu zeminin nasıl yerle bir olduğunu kavramak adına, her ferdin akıbetinin birbirine bağlı olduğu o meşhur gemi misalini hatırlayalım. Bir topluluğun akıbeti tek bir gövdeye bağlanmışken, yolcuların bir kısmı bulundukları alanın zarar görmesine kayıtsız kalarak ve “burası benim mülkümdür” diyerek gemiyi delmeye başlarsa; onlara sessiz kalanlar, kendi köşelerinin güvende kalabileceği zannına kapılarak suların tüm yapıyı yutacağını unutanlardır. İşte bugün tecrübe ettiğimiz toplumsal kopukluğun özü tam da budur. Kendi kârını düşünüp işleyişteki aksaklıklara “kendimi riske atmayayım” diyerek duyarsız kalanlar, ortak yaşam sahasını bizzat ifsat etmektedirler.
Bu durum, mücerret kendi hanelerimizin duvarları arasına hapsolmuş münferit bir hâl değildir. Bilakis, ümmetin ufkunu karartan küresel bir felakete kapı aralamaktadır. Bugün ümmet coğrafyasının her bir köşesinden yükselen feryatlar, bizim de imtihanımızdır. Gazze’de masumların üzerine yağan bombalardan, Doğu Türkistan’daki sessiz çığlıklara, Arakan’ın balçıklı nehirlerinde kaybolan hayatlardan, Suriye’nin yetim kalan çocuklarına, Yemen’in açlıkla pençeleşen mahzun simalarından, Keşmir’in bitmeyen çilesine kadar her bir sancı, vücudun bir azası olan bizleri de uykusuz bırakmak zorundadır. Eğer bugün bir yerlerde kardeşimizin canı yanıyor ve biz “ticaretim aksamasın, rahatım bozulmasın” diyerek kayıtsız kalıyorsak, o zulmün bir gün bize de ulaşmayacağını mı sanıyoruz? Peygamber Efendimiz (s.a.v), “Sizden biriniz kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe kâmil manada iman etmiş olmaz” (Buhari-Müslim) buyururken bizlere, nefsimizin esaretinden çıkıp ümmetin geniş menziline bakma mesuliyetini yüklemiştir.
Meselelerin mesafeyle ölçülmesi, aslında nerede durduğumuzdan ziyade neye baktığımızla ilgilidir. Bu bakış açısı kaybolduğunda, uzak coğrafyalardaki bu zulümlere sessiz kalanlar ile kendi mahallemizde şahit olduğumuz hâller, aynı duyarsızlığın birer nişanesidir. Yanı başımızda bulunan bir mağdurun maruz kaldığı durumu görmezden gelirken veya liyakatsiz birine imtiyaz verilirken “huzurum kaçmasın” diyerek yüz çeviren her Müslüman, o yanlışın bir sonraki hedefi olmaya yol açmaktadır. Sergilenen bu atalet, yalnızca zalimin elini güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda toplumdaki emanet ve itimad duygusunu da temelinden sarsar. Nitekim kendi eşiğindeki yanlışa göz yuman ferdin, ümmetin meselesine dair söyleyeceği hiçbir söz karşılık bulmayacaktır.
Sözün yeniden tesir kazanması, ancak her bir ferdin, başkasına reva görüleni kendi akıbetiyle bir tutmasıyla mümkündür. Ortadaki bu mahrumiyeti muhatabının omuzlarına terk etmek değil, onu kendi davası kabul etmek bu mesuliyetin asıl gereğidir. Toplumsal sorumluluğun bir nişanesi olarak, yaşanan bu mağduriyeti gidermek adına sarf edilen her çaba, aslında Müslüman’ın kendi geleceğini muhafaza etmesidir. Bireysel çıkarların geçici pırıltısına aldanmak yerine, ebedi olan hakkaniyeti gözetmek toplumu büyük yıkımlardan selamete çıkaracak yegâne yoldur.
Netice-i kelam: şahsi menfaatlerin değer ve sorumlulukların önüne geçmesi, toplumsal çöküşün asıl sebebidir. Kendi ikbaline kilitlenerek başkalarının felaketine göz yumanlar, kendi geleceklerini bizzat ateşe atmaktadırlar. Müslüman, birbirinin canını ve hakkını korumayı, nefsi arzularının üzerinde tutabildiği ölçüde hakiki bir istikamet kazanır. Bu ulvi vazifeyi hakkıyla üstlendiğimizde, her azası birbiriyle bütünleşmiş halde bu yolda sebat etmek, imanımızın bir gereğidir. Mesele, kendi dünyasına hapsolmak değil; bu köhne zihniyetin yol açtığı manevî yıkıma karşı, bireysel hırsları aşan o ortak mukavemet ruhunu yeniden canlandırmaktır. Dolayısıyla bireysel çıkarlara teslim olmamak, ümmetin bekasını gözetmek ve fıtratımıza dönmek her Müslüman’ın en temel vazifesidir.