Söz&Kalem Dergisi - Said Gündüz
Güzel sözü, kökü sabit ve dalları göklerde yeşeren bir ağaca benzeten Rabbimizin adıyla.
Varlık aleminde yer alan her şey, belirli bir ölçü, mizan ve ahenk üzere var edilmiştir. Aynı şey insanın fıtri ve suni özellikleri için de geçerlidir. Nitekim insan, sahip olduğu tüm istidatları, yerli yerinde kullanmakla mükelleftir. İnsanı doğru ve güzel olanla buluşturan dengede budur.
Konuşmak, sadece duygu ve düşünceleri dil yoluyla aktarmak demek değildir. Akciğerden gelen havanın gırtlakta bulunan ses tellerine çarpması, böylece ses tellerinin titremesi hemen akabinde sesin tonlanması ve geniz, burun, ağız boşluğu, damak, dişler ve diş etlerinde biçimlenerek ses çıkarmak anlamına da gelmemektedir. Yani konuşmak, ne sadece ses çıkartmak ne de insanda bulunan bir niteliği gelişigüzel kullanmak demek değildir. Konuşmak, anlamlı kelimeler ile söz söylemek, beyanda bulunmak ve izah etmek manasına gelmektedir.
İlk dönemlerden itibaren yazılan Arapça mantık kitaplarında insanın tanımı şöyle yapılmaktadır: ‘’el-insanü hayvânün nâtikun’’ yani mealen insan, söz söyleyen/kelimeleri dize getiren anlamına gelmektedir. Bu mahut tanımın ilk kez Aristo tarafından yapıldığı ve İslam alimlerinin kitaplarına da oradan geçtiği söylenmektedir. Yine bu tanıma göre insanı diğer canlılardan farklı kılan şey, söz söylemesi ve beyanda bulunmasıdır.
Beyan, sözbilimi oluşturan kelimelerden müteşekkildir. Rahman suresinin girişinde, Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: ‘’O’na (insana) beyanı öğretti.’’ Beyan aynı zamanda ‘kelime oluşturma/geliştirme’ anlamında da kullanılmaktadır. İbni Arabi’ye göre kelime, Arapça ‘’kelm’’ kökünden türeyip ‘’yara, kesik’’ anlamına gelir. Yani muhataba aktarılan söz, olumlu veya olumsuz olsun mutlaka muhatapta iz bırakmaktadır. İbni Arabi’nin de işaret ettiği bu tanıma, şöyle bir anlam da getirilmektedir: ‘’Sözden sadır olan kelime, kılıçtan daha keskindir. Nitekim kılıç yarası kapanır ve iyileşir. Fakat nice sözler vardır ki, onların açtığı yaranın kapanmasına imkan yoktur.’’
*
Yazımızın başlığı olan vecize, esas itibariyle bir hadis-i şeriften alıntıdır. Olayın aslı şöyledir:
Rivayete göre, adamın biri bir gün Peygamber-i Ekrem’in yanında komşusunu övmüş, ertesi gün onu yermiştir. Resulullah’ın (s.a.v) bunu hatırlatması üzerine, adam “Ya Resulallah! Dün de doğru söyledim, bu gün de. Dün aramız iyiydi, onun güzel hasletlerini övdüm, bugün aramız bozuk olduğu için, onun kötü olan yanlarını yerdim.” deyince, Efendimiz (s.a.v) “Gerçekten beyanda sihir vardır.” diye buyurdu.
Evet, insanın en önemli vasıflarından birisi de kelama haiz olmasıdır. Söz’ün/beyanın, olumlu-olumsuz büyüleyici etkisi vardır. Kur’an’ı Kerim’den sonraki en beliğ metinler olan hadis-i şeriflerde de bu durum net bir şekilde görülmektedir. Nitekim Resulullah’da (s.a.v) bu duruma dikkat çekmekte, sözün büyüleyici etkisinin olduğunu buyurmaktadır.
Şimdi gelelim asıl konumuzu izah etmeye…
Tüm Resullerin – Allah’ın selamı üzerlerine olsun- ortak misyonu olan emr-i bi emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker ilkesi, Nübüvvet makamından bize miras kalan en önemli değerdir. Bu değer, kıyamet sabahına kadar İslam ümmetinin en asli vazifesi ve en efdal ibadetlerinden birisidir. Namaz kılmak, oruç tutmak veya dinin diğer azimetlerini yerine getirmek bizler için nasıl farz ise toplumu ve bireyleri iyiliğe sevk etmek ve kötülükten sakındırmak da aynı şekilde farzdır.
Kur’an’ı Kerim, davetçileri sıklıkla ön plana çıkarmakta ve insanlık mektebi içerisinden çıkarılmış en hayırlı ümmet olduğunu vurgulamaktadır. Söz gelimi Kur’an’ı Kerim’de yer alan Ashab-ı Kehf, Habib-i Neccal, Hz. İsa’nın havarileri, Peygamber-i Ekrem’in sahabeleri hep gençlerden müteşekkil İslam davetçileridirler.
Davetçi için en önce lazım olan şey, söz ve beyan hakikatinin ne denli önemli ve etkili olduğunu bilmesidir. Söylediği her sözün muhatabında bir karşılık oluşturduğunun bilincinde olması gerekmektedir.
Elbette ki insanları hayra sevk etmenin, kötülükten men etmenin en güzel metodu sözü ve kelimeyi ustalıkla kullanmak, sihir misali olan beyanı yerli yerinde ifa etmektir.
İslam’ın, insanlığın kurtuluş reçetesi olan pir u pak hayat veren sedasını anlatan davetçi; tüm alemlerin yaratıcısı, ilahı ve mutlak mutasarrıfına hizmet ettiğini bilmesi bile davet sahasında kullanılan üsluba ne denli dikkat edilmesi gerektiğini göstermektedir. Bu idrak, insana müthiş bir edep dili vermektedir. Dahası, davetçi bu algı ile beyanın sihir gücünde olduğunu fark etmekte ve ona göre bir tutum sergilemektedir.
Yazımızı, Yahya bin Muaz’ın şu kıssası ile noktalayalım:
Günlerden bir gün adamın birisi Yahya bin Muaz’ın (r.a) huzuruna gelir. Oturup şu ayeti okur ve muhteremden tefsir etmesini ister; “Siz ikiniz (Hz. Musa ve Hz. Harun) Firavun’a gidin! Kuşkusuz ki, o tağutlaştı/haddi aşıp azdı! Ona yumuşak söz söyleyin! Umulur ki, öğüt alır yahut korkar!”(Taha, 43-44)
Yahya bin Muaz, hiçbir şey diyemeden oturup hüngür hüngür ağlar. Hayretle durumu soran adama şöyle cevap vermektedir:
‘’Ey Allah’ım! ‘Ben İlahim’ diyen kimseye şefkatin böyleyse, acaba ‘Sen İlahsın’ diyene şefkatin nasıldır.