Söz&Kalem Dergisi - Süleyman Esmer
Asıl adı Ahmed Kutbuddin bin Abdurrahim’dir. Babası, Sind bölgesinin sevilen alimlerinden biridir. Oğlu Ahmed’in yedi yaşında Kur’an hafızı olmasını sağlar. Hafızlığının yanında oğluna tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf ve felsefe derslerini de verir.
Babasının müderrisliğini yaptığı medresede eğitim alan genç Ahmed, 14 yaşında iken ilk izdivacını yapar. 30 yaşında Hac ibadetini ifa etmek için Hicaz yolculuğuna çıkar. Bu sefer, kendisine ilmi olarak birçok kapının açılmasına vesile olur. Mekke’de en çok değer vereceği hocalarından biri olan Şeyh Tahir Muhammed el Kurdi’den hadis dersleri alır. Memleketine döndükten sonra kaleme aldığı ‘’İnsanul Ayn fi Meşayihil Haremeyn’’ adlı eserinde hocalarından ayrıntılı bir şekilde bahseder.
İlk eşinin vefatından sonra ikinci evliliğini yapan Ahmed Kutbuddin, babasının medresesinde 40 yıl boyunca ihya çalışmaları ve müderrislik yapar. Kendi çocukları ile beraber bölge gençlerini İslam’ın istediği bir nesil olarak yetiştirir. Kaleme aldığı değerli eserleri ile halkı, içinde bulundukları durumdan kurtarmaya çalışır. El Cüz’ül Latif fi Tercümeti Abdi Za’if adlı otobiyografi eserinde ise dönemin olumsuzluklarını ve kendisinin ihya çabalarını kaleme alır.
Yaşadığı dönem, Osmanlı’nın 5. asrına denk gelmektedir. Bu asır, 3 kıtada hüküm süren bir imparatorluğun dağılma dönemidir. Gerek liyakatsiz padişahların gerekse sadrazamların emelleri imparatorluğu batı karşısında bir hayli aciz duruma sürükler. Emperyalist batı da Afganistan, Pakistan, Hindistan ve Bangladeş gibi önemli ülkelerden oluşan Sind topraklarına fitne ekip halkı hilafete karşı kışkırtır. Alimler arasına tefrika tohumu eken Britanya, halk arasında ilmin gücünü azaltırken hurafeleri yaygınlaştırır. Her türlü fırsattan istifade eden Britanya, Hindistan’da İngiliz- Yahudi şirketleri kurmaya başlar.
Bu şirketler aracılığı ile toplumu ifsat etmeye ve ekonomik baskılar oluşturmaya başlar. 18. yy. Hindistan-Pakistan bölgesinde İngiliz nüfusunun dikkatleri çekecek derecede arttığı bir dönem olur. Batı teknik açıdan ilerlemeler kaydederken, dönemin aydınları lügat ve edebiyat peşinde koşar. Padişahlar müzik ve şenliklerle uğraşırken zayıf yöneticilerin politikaları iç kargaşaları daha da derinleştirir. 18.yy’ın başında emir Evrengzib Alemgir döneminde iç isyanlar ve ihtilaflar artmaya başlar. Ciddi ekonomik krizler yaşanır. Alimler birliğinin yerini tefrikalar alır. Dönemin olumsuzluklarından dem vuran Şah Veliyullah: “Eğer şatlar uygun olsaydı elime silah alır, halkı doğru yola getirmek için fiili mücadeleye girerdim!” der.
Yozlaşmış fikirlerin arttığı, batı hayranlığının revaçta olduğu bir çağda Müslüman halkı ihya etmek için birçok eser neşreder. Eserlerinden de anlaşıldığı gibi Ehli Sünnet itikadını benimseyen Şah Veliyullah, bidat ve hurafelere karşı Tevhid inancını halka benimsetmeye çalışır. El Musevva adlı eserinde Şafii ve Hanefi fıkıh ekollerini tedvin eder. Fıkhi konulardaki farklılıkları bir zenginlik olarak öğreten Ahmed Kutbuddin, halk arasında vahdeti sağlamaya çalışır. Putperest inancın yaygın olduğu Hind bölgesinde halkı Hakk yola çağırmak için Peygamber kıssalarından oluşan Te’vilul Ehadis fi Rumuzi Kısasul Enbiya adlı eserini kaleme alır.
Bu dönemde İslam dinine karşı batının amansız saldırıları, halkın zihnini bulandırır. Padişahların, yetkililerin, aydınların hatalarını dillerinden düşürmeyen batılı yazarlara karşı alimler de yeterli cevabı veremezler. Keskin zeka sahibi Şah Veliyullah Dehlevi, bu durumu İzalatul Hafa adlı eserinde kaleme alır. Hilafetin saltanata dönüşmesiyle Müslümanların neler kaybettiğini açıklar. Söz konusu eserinde İslam tarihini Müslümanların tarihinden ayırır. Böylece yapılan yanlışların İslam’ın kusuru değil de Müslümanların hataları olduğunu halka öğretir. Mevcut gerilemenin sebeplerini de irdeleyen Şah Veliyullah, İslam dininin ilim ve bilgi dini olduğunu sürekli hatırlatmaya çalışır. El Musaffa adlı eserinde “İctihadın geçersiz olduğu bir zaman yoktur. Benim görüşüm şudur ki Müslümanlar taassuba son vermeli ve evrensel olan İslam hukukuna gerekli canlılığı kazandırmalıdırlar. Zaman içinde sorunlar değişeceği için yeni içtihatlarla çözümler bulunmalıdır.” der.
Felsefe ile uğraşan alimlerin sapmalarından yakınan Ahmed Kutbuddin, et- Tefhimatul İlahiyye adlı eserinde “Kendilerine alim denildiğinde gururlananlara derim ki; ilim diye gramer ve skolastizmi gördünüz ve bunlardan ötürü de Yunan düşüncesi mensupları oldunuz. Şu bir gerçektir ki hakiki bilgi Kur’an ve sünnettedir. Halbuki hesaba çekileceğiniz şey insanların söyledikleri değil Peygamberin getirdikleridir.” der.
Şah Veliyullah, çağının problemlerini ve bu problemlerin çözümlerini en meşhur eseri olan Hüccetullahil Baliğa adlı eserinde insanların gözleri önüne serer. İki ciltten oluşan bu eserin ilk cildi hayata dair genel prensipleri barındırır. İkinci cildinde ise ibadet ve maneviyat konularını ele alır. Bundan ötürü kendisi ‘’Hindistan’ın İmam Gazali’si’’ diye nitelendirilir. Eserine Hadislerin İslam hukukundaki yerinden ve öneminden bahsederek başlar. Sonrasında gelen bütün konuları da destekleyici hadislerle izah eder. Kanunların ancak Kur’an ve Hadis ekseninde adalete şayan olacağını neşreder. Dehlevi, bu eserinde halkın itikadını paklamaya, hurafeleri bertaraf etmeye gayret gösterir.
Şer’i hükümlerin hikmetlerini halkının anlayabileceği saflıkta izah eder. İbadetlerin içerdiği manaları ve Peygamberlerin gerekliliğini açıklar. Ulemanın ayrılıklarının sebebini tefsir ve te’vil farkına bağlar; bunun ayrı dinlermiş gibi gösterilmesinin batının oyunu olduğunu dile getirir. Mezhepsel ayrılıkların bir zenginlik ve kolaylık vesilesi olarak görülmesi gerektiğini, İslam’da Hristiyanlar gibi bir mezhep savaşının insanları helake götüreceğini savunur. Eserinde ele aldığı fıkhi meseleleri Hanefi ve Şafii fıkhi ekollerine göre izah ederek mezheplerin bütünlüğünü ispatlamaya çalışır. Ehli sünnetin 4 mezhebinin de hak olduğunu, Şia mezhebinin tekfir edilemeyeceğini detaylı bir şekilde izah etmeye çalışır.
Bütün İslam alemini, mevcut dağınıktan kurtarmak için Kur’an ve Sünnet çevresinde vahdete davet eder. Dönemin aydınları halkın Kur’an’ı anlayacak seviyede olmadıklarını savunurken, kendisi böyle bir hamlenin Hristiyanlıktaki gibi halkı İslam’ın özünden uzaklaştıracağını savunur. Bu bağlamda Resulullah’ı ve sahabelerini örnek gösterip onların da ümmi olduklarını lakin hayatın hiçbir evresinde Kur’an’dan uzaklaşmadıklarını dile getirir. Alimlerden isteği, halkın anlayabileceği kolaylıkta ve kendi dillerinde tefsirler yazılmasıdır. Dehlevi, her asrın yeniliklerinden ötürü içtihadın farzı kifaye olduğunu savunur. Bu bağlamda içtihat ehlini taklit etmemiz gerektiğini dile getirir. Vahabi ve tekfirci zihniyetin Müslüman alemine musibet olacağını ön görür. Hurafeler ile ancak Kur’an ve Sünnet ışığında baş edebileceğimizi kaydeder. Tasavvufi konularda da görüşler serdeden Dehlevi, ‘’Vahdet-i Vücut ve Vahdet-i Şuhud’’ görüşlerinin cem edilmesi gerektiğine inanır.
Hinduizm’in ve Budizm’in tanrı anlayışlarının (putperest ve tasvir yaklaşımı) İslam dininde olamayacağını; Allah’ı, Kur’an ve Hadisler dışında hiçbir şekilde tevil edemeyeceğimizi öğretir.[1] Nübüvvetten sonra ortaya çıkacak her problemin çözümü için ilelebet Halifeliğin var olması gerektiğini savunur.
Yöneticileri de uyarmaktan çekinmeyen Ahmed Kutbuddin, Babür hükümdarına ve daha nice yetkili devlet adamlarına çağının problemlerine çözüm olabilecek mektuplar gönderir. Söz konusu mektuplarında sosyal reformlardan ilmi ve bilimsel gelişmelere kadar birçok konuda yetkililerin yapması gerekenleri sıralar. Emperyalist batının İslam topraklarına göz diktiklerini, gerekli hazırlıkların yapılmasını ve bir an evvel vahdetin sağlanmasını tavsiye eder. Ayrıca ekonomik geri kalmışlığın telafisi için de gerek Osmanlı hanedanını gerekse yerel emirlikleri alanın gerçekleri ile yüzleşmeye çağırır.
Şah Veliyullah, İngiliz sömürgesine karşı medresesinde kayda değer şahsiyetler yetiştirir. Kendisi son nefesine kadar vahdeti sağlamaya çalışır ve batı karşısında Müslümanların izzetini yüceltme payesini güder. Bu uğurda durmaksızın gayret gösteren Şah Veliyullah Dehlevi, 20 Ağustos 1762 yılında Hakkın rahmetine kavuşur. Kendisinden sonra büyük oğlu Abdulaziz bayrağı devir alır ve Cemaleddin Afgani gibi zatları da etkileyen Seyyid Hüseyin Dehlevi’yi yetiştirir.[2]
[1] Hindistan coğrafyası putperest ve çok tanrılı bir bölge olması hasebi ile orada yaşayan Müslüman halkı da etkiler. İlmi birikimi olmayan zayıf halk hurafeler ile bocalamaya başlar. Bu durumu fark eden Ahmed Kutbuddin Allah inancının tevil ve tasvire kapalı olduğunu halka öğretmeye çalışır.
[2] İleri okumalar için; İslam Düşünce Atlası (İLEM), İslam’da İhya Hareketleri (Mevdudi) ve Hüccetullahil Baliğa eserlerine göz atabilirsiniz.