Söz&Kalem Dergisi - Sena Elçi
Bizleri yoktan var eden ve bizleri İslam ile şereflendiren gece ile gündüzün Rabbine hamd olsun. Bizleri, insan ruhunun temelinde olan iyilik ve kötülük yol ayrımında iyiliği seçmeye muvaffak kılan Allah’a hamd olsun. Salat ve selam, bu yolda bizlere en güzel örnek olan Resulullah’a, ashabına ve onların yolunda gidenlere olsun.
Yüce kitabımız Kuran’ı Kerim, birçok topluluktan bahsetmiş ve bize kıssalar üzerinden ders vermek istemiştir. Her kıssa kendi bünyesinde bir olay ve olayın sonucunda bazı dersleri bize bildirir. Kıssaların anlatım amaçlarından bahsedecek olursak; ibret almak, Hz. Peygamberin nübüvvetini ispatlamak, Hz. Peygamber ve ona inanları motive ederek onları manen desteklemek, iyi olan davranışları destekleyip kötü olandan sakındırmak, insanları düşündürmek ve tefekkür sahibi olmasını sağlamak, anlatılan hakikatin kolay anlaşılmasını sağlamak gibi amaçlarının olduğunu görürüz.
Kuran'da mesajsız kıssa yoktur. Zira Allah abesle iştigal etmekten münezzehtir. Ayrıca kıssalar tarih bilgimizin artması için indirilmemiştir. Bilakis ibret almamız ve geçmişte yapılan güzellikleri örnek alıp hayatımıza geçirmemiz için indirilmiştir. Geçmişin bilgi ve birikimine dayanarak ilerlemek, bizim için hem kolaylık hem de olgunluk vesilesidir.
Kitabımız Kur’an-ı Kerim bir tarih kitabı değildir. Ders almamız için bize örnekler anlatır. Peygamberlerin mücadelelerini anlattığı gibi bahsettiği topluluklar da vardır. Ashabı Kehf buna en güzel örnektir. Kur’an’ın bir suresine ismini verecek kadar önemli olan bu ‘’Kehf’’ nedir? Eğer Kuran’ı Kerim’i bir tarih kitabı gibi okursak ‘’Kehf’’ in ne demek olduğunu, mağarada kaç yıl kaldıkları ve rivayetlere göre değişen sayıları üzerine konuşuruz. Ama buradaki asıl mesele, başta da dediğimiz gibi kıssaların tarihi yönü değil ibret yönünü ele almamız gerekir.
Bizlere örneklik teşkil eden Ashab-ı Kehf, bir avuç mümin gençten oluşuyordu. Sarayda bulunan seçkin gençlerden oluşan bu Muvahidler, zamanın firavununa ‘’La’’ deyip yalnızca Allah’ı kendilerine rab kabul eden müminlerdir. Fetret döneminin bir avuç müminidir onlar. Sadece ve sadece Allah korkusuyla yüreği yanan bir avuç mümin kendilerine kehf oluşturmuşlardır. Bir mağaraya sığınarak öğrendikleri ile amel etmişlerdir.
Ashab-ı Kehf kesinlikle Ashabı Keyf değildi. Yani keyfine düşkün bir topluluk değildi. Eğer ki konforumuzdan ödün vermeyip bir şeylerden vazgeçmiyor yüz çevirmiyorsak Ashabı Kehf kitapta kalır. Ashabı Kehf de bir ızdırap vardı. Izdırap olduğu için keyflerini, kehf ashabı olmak için terk etmişlerdi. Aziz İslam davasını omuzlamanın elbette ki bedeli vardır. Bu geçmişten beri süregelen bir durumdur.
Ashab-ı Kehf asla “bahane ashabı” değildi. Bahanelere sarılmadan imanın benimsemişlerdi. Eğer bahanen varsa Allah seni o bahanelerine mecbur ve mahkûm bırakır. Zafiyetimiz neyse imtihanımız da o olur. Etrafımıza bakmadan önümüze bakmalıyız. Önümüze rehber olmasa bile Kur'an da geçen nice kıssalar ve öğütler bize rehberdir.
Ashab-ı Kehf korkak değildi. Onlar Tevhid akidesini öyle doğru anladılar ki, ‘’yalnız sana ibadet eder yalnız senden yardım dileriz’’ diyerek Allah’a teslim oldular. Karşımızda hangi imparator medeniyet devlet olursa olsun korkmadan İslam'ı öğrenerek yaşamamız gerekir. Gerçekten Allah'tan korkar gibi hiçbir şeyden korkmazsak Allah'ı görür gibi korkarsak o zaman gerçek manada Ashab-ı Kehf olmuş oluruz.
Ashab-ı Kehf kesinlikle tembel değildi. Tembellik yapan, sorumluluklarına vakit ayırmayan insan Ashab-ı Kehf olamaz. Zamanımız ne kadar faydalı ne kadar faydasız yerde geçiriyoruz? Sabahtan akşama kadar sosyal medyada gezen gençler var artık hayatımızda. Hiç fark etmeden sosyal medya onları hipnoz etmiş ve gençlerimizi uyutmuş. Sohbet dinlerken, camide hutbe okunurken, namaz kılarken kuran okurken uyukluyor. Omuzlar çökmüş, gözler uykulu bir şekilde maalesef ki ümmetin gençleri uyuyor. Müslüman genç Ömer gibi olur. Konuştuğu zaman imanın verdiği özgüvenle konuşur. Yani konuştuğunda lafı ağzında gevelemeden direkt yürekleri işletir. Yürüdüğü zaman altındaki toprağa titretir. Eğer ona bakan müminse o yürüyüşten heyecan alır, aşk alır. Eğer kafirse yürüyüşten korku alır heybetin altında ezilir. Bu çağın Ashab-ı Kehf’i olmak isteyen zahit olmalıdır. Bu çağın Ashab-ı Kehf’i mütevekkildir. Aksi halde davranan risâlet davasına ihanet eder.
Ashab-ı Kehf kesinlikle gayesiz, hedefsiz değildi. Bir avuç insan dahi olsak; imanı yaşamalı, insanlara taşımalıyız. İmandan mahrum yüreklere imanı taşırsak çağın Ashab-ı Kehf’i oluruz. Sahabeler dünyanın dört bir tarafını dağılarak bu sancağı ulaştırma gayesindeydiler. Belki bizim gücümüz dünyanın dört bir tarafında ulaşmaya yetmez. Ama şu var ki eğer ki 18-23 yaşlarında üniversiteli bir genç isen hedefin şu olmalı: "Benim okuduğum bölümde, üniversitede namaz kılmayan bir tek insan kalmayacak.’’. Benim işim gücüm insanları imana, Kur'an'a, namaza kavuşturmak olacak. Hedefimiz bu olacak ki Ashab-ul La Hedef olamayıp Ashab-ı Kehf kalitesine ulaşalım.
Nübüvvet Erkam'ın(18) evinde başladı, Üsame'nin (18) elinde bitti. Bu Ümmet her daim 18 yaşındaki bir delikanlı gibi genç, dinamik, canlı, dengeli ve dikkatli bir ümmettir. Vallahi gün gelecek Allah nurunu tamamlayacak. Gün gelecek Aziz İslam davası hâkim olacak. Elbette ki Allah bunu yapacak ama kimin eliyle? Gelin biz buna el verelim. El verelim ki Ashab-ı Kehf ile haşr olalım. Belki Kur’an bizden bahsetmeyecek ama onları örnek alır yaşatırsak onları bizde o ashablardan oluruz. Önceden bahsedilen ashablarla birlikte haşroluruz.
Gelin bu güzelliği biz kimselere kaptırmayalım. Bir tane kehfimiz olsun. İmanla beslendiğimiz bir mağaramız olsun. Adı Darü’l Erkam olsun, Suffa olsun ama imanı şarj ettiğimiz bir yerimiz olsun. El ele verelim, sırt sırta verelim. İman davasını bu çağda temsil edelim. Allah bizleri o kaliteye erdirsin ve bizleri mahrum bırakmasın. Her daim Kur'an'ın gölgesinde bizleri yaşatsın.