Söz&Kalem Dergisi - Selman Akman
İnsan sosyal bir varlık olması hasebiyle hiçbir zaman yalnız değildir. Bu yüzden İslam, sadece bireyin kendisinden değil aynı zamanda toplumdan da sorumlu olduğunu belirtir. İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak her bir Müslüman'ın sorumluluğudur. Tebliğ vazifesi İslam dininde Müslümanların en önemli görev ve sorumluluklarından biridir. Hatta öyle ki bu sorumluluk bir bakıma peygamberlerin misyonunu üstlenmektir diyebiliriz. Çünkü bir Müslüman'ın yaptığı tebliğ çalışması, bir peygamberin yaptığı tevhid davetiyle aynı misyona sahiptir. Bu tebliğ sorumluluğu bireyin kendisinden başlamasıyla aile, arkadaş ve topluma yönelik olarak devam eder.
İslam daveti dediğimiz olgu, sadece dışa yönelik değil aynı zamanda (hatta daha öncelikli olarak) içe yöneliktir. Bir İslam davetçisi kendisine tebliğ yapmadan yani kendini yetiştirmeden başka insanlara İslam davetini ulaştıramaz. Diğer insanlara yönelik tebliğ çalışması bireyin sözlerinin, hal ve hareketlerinin bir bütün haline gelmesiyle yani İslam’ı her şeyiyle doğru orantılı şekilde yaşamasıyla başlar. Bu aşamadan sonra İslam davetçisi; sözleri, hal ve hareketleriyle yani bütün yaşantısıyla aile, arkadaş ve topluma yönelik tebliğ çalışmasında ilk adımı atmış olur. Şimdide İslam davetinde aile, arkadaş ve toplum aşamalarını tek tek ele alacağız.
Tebliğin İlk halkası; Aile, Akraba
Aile, bireyin hayatını şekillendiren en önemli çevre ve ilk halkadır. Ailenin inancı, psikolojisi ve ahlakı bireyin hayatı üzerinde çok önemli etkiler bırakır ve bireyin hayatına yön verir. Bu yüzden bir İslam davetçisi, tebliğ çalışmasına ilk olarak ailesinden başlamalıdır. Anne-baba çocuklarına, çocuk ise anne-baba ve kardeşlerine yönelik İslam davetini gerçekleştirmelidir.
Tebliğin ilk halkasının aile ve akrabadan başlaması gerektiğini hayat rehberimiz olan Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz. Şuara suresi 214. Ayette bu husus şu şekilde geçmektedir: ‘’Önce en yakınlarını (aile, akraba) İslam'a davet et ve uyar.’’ Hz. Peygamberin yaptığı gibi İslam davetine ilk olarak aileden başlamak gerekir. Bu aşamanın en önemli hikmeti şudur ki; ailesiyle aynı inanca, yaşayışa, ahlaka ve psikolojiye sahip olmayan İslam davetçisi tebliğ vazifesini yerine getirirken desteksiz kalacaktır. Aile, birey için yorulduğunda dayanak, yalnız kaldığında sığınaktır. İslam davetini ailemize ulaştırmış olmak, bu dayanak ve sığınağın sağlam olmasını sağlamak demektir. İslam davetini yerine getirirken aileden destek almak, bireyin tebliğ çalışmalarını daha bereketli hale getirir.
Kur’an-ı Kerim’de Tahrim suresi 6. Ayette, “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” buyurularak, bir Müslüman'ın ailesine karşı İslam’ı tebliğ etmekten mesul olduğu vurgulanmıştır. Bireyin ailesiyle aynı inancı paylaşması onların dünyada mutlu ve huzurlu yaşamalarını sağlar ve cennette bir arada olmalarını sağlayarak ateşten korumuş olur. Ailemize karşı tebliğ çalışması yapmak sadece duygusal bir bağın sonucu değil, tam aksine İslami bir sorumluluğun sonucudur. Bu sorumluluğu en güzel şekilde yerine getirmenin yolu da sürekli hemhal olduğumuz ve göz önünde bulunduğumuz aile içerisinde, söz ve davranışlarımızla İslam'ın en güzel örnekliğini kendimizde oluşturmaktır.
Tebliğin İkinci Halkası; Arkadaşlar, Dostlar
Bireyin ailesi dışında yakınlık hissettiği ve duygusal bağlar oluşturduğu diğer kişiler arkadaşları ve dostlarıdır. Birey, ailesinden sonra en çok arkadaşlarıyla vakit geçirir. Hal böyleyken bir İslam davetçisinin hem duygusal bağlar kurduğu hem de vaktinin çoğunu beraber geçirdiği arkadaşlarına İslam davetini ulaştırması çok önemli bir yükümlülüktür.
Arkadaşlarımızla aynı inancı paylaşmak ve aynı ahlaki erdemlere sahip olmak hem dünyamızı hem de ahiretimizi güzelleştirir. Hz. Peygamber, “Kişi arkadaşının dini üzeredir. Bu yüzden her biriniz, kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin.” (Tirmizî, Zühd, 45) buyurarak, arkadaş seçimimize dikkat etmemiz gerektiğine vurgu yapmıştır. Bu vurguyla beraber şunu anlamak gerekiyor ki, etkileme ve etkilenmeyle arkadaşlık ve dostluk birey üzerinde çok önemli bir yere sahiptir. Bu etkileme ve etkilenme o derece büyük ve önemli ki kişinin ahlakı, düşünceleri ve psikolojisiyle beraber dinini bile değiştirecek güçtedir.
Madem öyle, o halde İslam davetçisi arkadaşlarına ve dostlarına karşı tebliğ sorumluluğunu yerine getirmeli ve etkilenmek yerine onları etkilemelidir. Bu etkiyle onları, İslam'ın emrettiği ölçülerde birer Müslüman'a dönüştürmelidir. Arkadaşları ve dostlarıyla aynı inancı ve sorumluluğu paylaşan bir İslam davetçisi, onlardan alacağı güçle tebliğ çalışmalarında çok daha başarılı olur. Birliktelikle yapılan çalışmalarda bereket ve rahmet vardır.
İnsan, karakterini ve kişisel kimliğini diğer insanlarla oluşturduğu bağlar üzerine inşa eder. Bu bağlamda hatalı düşüncelerin, erdemsiz davranışların ve yanlış inançların olduğu bir arkadaş ortamına maruz kalan birey, karakterini ve kimliğini bu hatalar ve yanlışlar üzerine bina etmiş olur. İşte bu yüzden bir Müslüman için arkadaşlarını İslam'a davet etmek, bu yanlışları ve hataları ortadan kaldırmak ve doğrularla oluşturulmuş bir arkadaş ortamında kişiliğini ve kimliğini inşa etmek için bir elzemdir.
Tebliğin Üçüncü halkası; Toplum, Sosyal Çevre
Davetçinin ister istemez etkileşim içinde olduğu bir diğer alan sosyal çevresi ve toplumdur. Bu açıdan bakıldığında İslam, kişiye sadece bireysel ibadetler değil, aynı zamanda toplumsal yükümlülüklerde yükler. Bunların en başında Al-i İmran suresi 110. Ayette geçen, ‘’Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder ve kötülükten sakındırırsınız.’’ şeklindeki emri ilahidir. Hayırlı bir ümmet olabilmek için toplumu hayırlı olana davet etmek gerekir. Hayırlı olana davet etmek için iyiliği topluma göstermek ve anlatmak gerekir. İyiliği topluma kabul ettirebilmek için toplumu kötülükten sakındırmak, menetmek gerekir. İşte bunlar bir bütün olarak bir İslam davetçisinin topluma ve sosyal çevresine karşı tebliğ vazifesidir.
Hakikati yaşamayan ifsat olmuş bir toplum, inancını yaşayan diğer bireyleri de olumsuz etkiler. Böyle bir toplum, inananları ya inançlarından döndürmeye çalışır ya da inançlarını yaşamalarına engel olur. Böyle durumların ortadan kalkması ve Müslümanların toplum içinde dinlerini Allah'ın emrettiği şekilde yaşamalarını sağlamak için toplumu İslam’a davet etme sorumluluğunu hakkıyla yerine getirmek gerekir.
Platon’un mağara alegorisinde, mağaranın içinde yaşayan insanlar vardır. Bu insanlar, ışığın vurmasıyla mağaranın içine yansıyan gölgeleri farklı farklı algılamaktadırlar. Bunlardan biri mağaradan dışarı çıkar, gerçeği görür ve mağaranın içindekilere bu gölgelerin gerçekte ne olduğunu anlatmaya çalışır. İşte Platon’un bu mağara anlatımında olduğu gibi hakikati kavrayan her bir İslam davetçisi, inançsızlığın karanlığında yaşayan ailesine, arkadaşlarına ve topluma bu hakikati tebliğ ederek onları aydınlatmakla vazifelidir.