Söz&Kalem Dergisi - Mustafa Gözel
Mekke dönemi… Resulullah (s.a.v)’in kararlı mücadelesine bir türlü engel olamayan müşrikler, Nadr b. Hâris ile Ukbe b. Ebû Muayt’ın öncülüğündeki bir heyeti Medine’deki Yahudi din adamlarının yanına gönderirler. Soluğu Yahudi din adamlarının yanında alan müşrik heyet “Bizim içimizden bir adam çıktı ve peygamber olduğunu iddia ediyor. Biz onun durumu hakkında sizden bilgi almak üzere buraya geldik” dediler.
Yahudi din adamları da Hz. Muhammed’e, Ashâb-ı Kehf, yeryüzünün doğu ve batısına giden kişi ve ruh konularında soru sormalarını, eğer bunları bilirse ona inanıp uymalarını tavsiye etmişlerdir.
Bu tavsiyeleri alan müşrikler, soruları Resulullah (s.a.v)’a sormak üzere yanına geldiler.
“Ey Muhammed! İlk çağlarda mağaraya sığınan gençlerin durumu nedir? Ruh nedir ve yeryüzünün doğu ve batısına giden kişi kimdir?” şeklinde soruları yönelttiler.
Bunun üzerine Resulullah (s.a.v) bu soruların cevabını yarın (kendisine vahiy gelmesi üzerine) vereceğini söylemiştir. Bunu söylerken “inşaallah” demeyi unutmuştur. Bu nedenle on beş gün geçmesine rağmen Resulullah’ın beklediği vahiy gelmemiştir.
Nihayet “Allah izin verirse demedikçe hiçbir şey için şu işi yarın yapacağım deme” (Kehf/23,24) mealindeki uyarının da yer aldığı Kehf sûresi nazil olmuştur. Kehf suresinde bu soruların cevabı verilmiştir.
Ashab-ı Kehf kıssası hem Mekkeli müşriklere hem de imanlarını muhafaza etmek amacıyla hicret etmek zorunda kalan Müminler için birçok ders barındırmaktadır.
Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bize şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla.” (Kehf/10)
Bu dua imanlarını açığa vurduktan sonra hicret etmek zorunda kalan ve mağaraya sığınan gençlerin duasıdır.
Evet, Ashab-ı Kehf kıssası, inançları uğruna her şeyi göze alan bir grup gencin fedakarlığını ve Allah'a olan sarsılmaz güvenlerini anlatan muazzam bir hikayedir. Zulmün hükmünün sürdüğü bir dönemde, güçlü bir diktatörün baskısına boyun eğmek yerine, yalnızca Allah'a sığınıp O'ndan medet ummuşlardır.
Kendileri kavimlerine karşı bir başkaldırı gerçekleştirip şöyle haykırdılar:
"Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O'ndan başkasına asla ilâh demeyiz. Yoksa andolsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar, şu kavmimiz, O'ndan başka tanrılar edindiler. Onlar hakkında açık bir delil getirselerdi ya! Artık kim Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalimdir?" dediklerinde onların kalplerine kuvvet vermiştik. (Kehf/14,15)
Bu haykırıştan sonra imanlarını kurtarmak üzere bulundukları topraklarını, makamlarını, ailelerini geride bırakarak hicret ettiler.
(İçlerinden biri şöyle dedi:) "Mademki onlardan ve Allah'tan başkasına tapmakta olduklarından yüz çevirip ayrıldınız, o hâlde mağaraya çekilin ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve içinde bulunduğunuz durumda yararlanacağınız şeyler hazırlasın." (Kehf/16)
Bu durum Mekke dönemi tebliğin ilk yıllarıyla benzerlik göstermektedir. Nitekim Mekkeli Müslümanlar da kavimlerinin ileri gelenlerine karşı bir başkaldırı gösterip imanlarından vazgeçmemişler ve nihayet bu uğurda doğup büyüdükleri topraklarını bırakıp Habeşistan’a hicret etmişlerdir. İşte tam da böyle bir atmosferde bu sure nazil oluyor, Müminlerin yaralı gönüllerine bir şifa dağıtıyor. Yalnız olmadıklarını, daha önce onlar gibi Allah yolunda ve inançları uğrunda hicret eden gençlerin haberini vermektedir.
"Biz sana onların haberlerini gerçek olarak anlatıyoruz: Şüphesiz onlar Rablerine inanmış birkaç genç yiğitti. Biz de onların hidayetlerini artırmıştık.’’ (Kehf/13)
İman ateşi, öyle bir kordur ki; girdiği gönüllerde sıkışıp kalamaz, yayılmak ve başka gönülleri de ısıtmak ister. Hakiki anlamda iman eden bir Mümin, bu imanın tadını etrafına dağıtmak ister. Nasıl ki lezzetli bir yemek yapan bir annenin bunu ailesine, çocuklarına ve komşularına dağıtıp onların da bu lezzeti tatmalarını ister. İşte iman eden bir mümin de bu iman lezzetini etrafına dağıtmayı öylece ister.
Elbette insanlara inancı tavsiye etmek ve onları hak yola çağırmak o kadar da kolay bir iş değildir. Bu sıradan insanların da işi değildir. Bu işi yapan insanların -ki peygamber olup olmamaları önemli değil- Kuran-ı Kerim’de hikayelerine yer verilir. İşte bu kıssada olduğu gibi bu gençler birer peygamber değillerdi.
“Yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten sakındırmaya çalış, başına gelenlere sabret! Doğrusu bunlar, azim ve kararlılık gösterilmeye değer şeylerdendir.” (Lokman/17)
Bu ayet-i kerimede Lokman (a.s.) çocuğuna emr-i bil ma’ruf, nehiy anil münker yani insanlara iyiliği emredip, kötülükten sakındırmayı, bunu yaparken de başına gelecek musibetlere sabretmesini öğütlüyor. Çünkü bu sünetullahtır. Bütün davetçiler bu musibetlere duçar olmuşlardır.
Kuran-ı Kerime baktığımızda birçok peygamberin, birçok davetçinin kıssasından bahsedilir. Kimisi bazen bir put kırarak görsel bir mesajla, kimisi hitabet gücünü kullanarak, kimisi mucizeler göstererek, kimisi yaptığı salih amellerle tebliğini gerçekleştirmiştir.
‘’Bunun üzerine biz de nice yıllar onların kulaklarını (dış dünyaya) kapattık (Onları uyuttuk).’’ (Kehf/11)
‘’Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar. Buna dokuz daha eklediler.’’ (Kehf/25)
‘’Onları görseydin, mutlaka onlardan yüz çevirip kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı.’’ (Kehf/18)
Bu kıssadaki gençlerin tebliği diğerlerinden farklı olarak uykuyla geçer. Yani adeta uyuyarak kendilerinden 309 yıl sonra gelecek olan bir nesle Allah’ın bir mucizesini gösterirler. Hedefi değerli olanın uykusu da değerlidir. Bu nedenle Resulullah (s.a.v) “Alimin uykusu ibadet, nefes alıp verişi tesbihtir.” buyurmuştur. (İhyau Ulum/ 1 / 343)
Böylece biz, (insanları) onların hâlinden haberdar ettik ki, Allah'ın va'dinin hak olduğunu ve kıyametin gerçekleşmesinde de hiçbir şüphe olmadığını bilsinler. (Kehf/21)
Materyalist bakış açısına hapsolmuş dönemin insanlarına, her şeyin materyalist bakış açısıyla anlam kazanmadığını göstermişlerdir. Öldükten sonra dirilmenin mümkün olduğunu kanıtlamışlardır. Kıyamet gününe, hesap gününe, mahşere, cennet ve cehenneme olan inancı o insanlara kazandırmışlardır. Elbette bu hakikatleri sözlü olarak anlatarak değil, bizzat uykularıyla serdetmişlerdir.
Allah’a emanet olun. Kalın sağlıcakla…