Zamanın nabzı hızla atarken, ekranların ışığı sosyal hayatımızı kuşatıyor. Dijital çağın sessiz salgını, oyun bağımlılığı adıyla hayatımıza girmiş bulunmaktadır. Bir pandemi gibi yayılıyor; görünmez, bulaşıcı ve derin. Özellikle genç bireyleri, aile ocağını, iş dünyasını sarıyor. Bu bağımlılık, yalnızca vakit çalmıyor; imanımızı, ilişkilerimizi ve kendimizi de yavaş yavaş eritiyor.
Oyunlar, ilk bakışta masum bir eğlence gibi görünür. Renkli dünyalar, zafer anları, sanal arkadaşlıklar… Fakat bir süre sonra ekran, gerçek hayattan daha çekici hale gelir. Gözler yanar, bel ağrır, uyku bozulur. Zihin, sürekli “bir tur daha” diye fısıldayan bir sesle meşgul olur. Aile sofrası sessizleşir; anne-baba, çocuğunun yüzünü ekranın yansımasında arar. Arkadaşlar unutulur, okul veya iş ihmale uğrar. En acısı ise kalbin yavaş yavaş katılaşmasıdır. Namaz vakitleri kaçar, Kur’an’ın sesi duyulmaz olur, tefekkür yerini sanal zaferlere bırakır. Bu, bedenin değil, ruhun da hastalanmasıdır.
İslam, zamanı bir emanet bilir. Allah Teâlâ, Asr suresinde şöyle buyurur: “Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak iman edip salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler başka.” (Asr, 1-3) Bu kısa sure, bütün bir ömrün özetidir. Zaman, boş geçirilecek bir şey değildir; iman, amel, ilim ve hayırlı işler ile doldurulacak bir hazinedir. Oyun bağımlılığı ise bu hazineyi sanal dünyanın enkazına dönüştürür. İnsan, “biraz daha” derken aslında ömründen parçalar kaybeder.
Hadis-i şerifte de uyarı açıktır. Rasulullah (s.a.v.) buyurmuştur: “İki nimet vardır ki insanların çoğu onların kıymetini bilmez: Sağlık ve boş vakit.” (Buhârî) Boş vakit, aslında dolu dolu kullanılması gerekilen bir nimettir. Onu oyunlara teslim etmek, nimeti israf etmektir. Bir başka hadis, ölçüyü hatırlatır: “İşlerin en hayırlısı orta olanıdır.” (Beyhakî) Her şeyde denge vardır. Dijital pandemi kıskacında bağımlılık, nefsin hevasına boyun eğmektir. Nefs, “bir tur daha” diye fısıldarken, aklı ve kalbi esir alır. Oysa Rabbimiz, “Nefsine uyma, çünkü o seni sapıklığa sürükler” mealindeki uyarılarla bizi korumaya çağırır.
Bu bağımlılığın en sinsi yönü, fark edilmeden yerleşmesidir. Bir genç düşünelim. Okul veya işten sonra “biraz dinleneyim” diyerek oyun oynamak maksadıyla bilgisayarının başına oturur veya telefonunu eline alır. İlk günler masumdur. Sonra saatler uzar. Annesinin “Yemek hazır” sesi duyulmaz olur. Babasının “Haydi, biraz sohbet edelim” çağrısı, sanal arenadaki oyun sesleri arasında kaybolur. Bir gün bu genç, sabah namazını kaçırdığını fark eder. Kur’an’ını açmak ister, ama parmakları klavyeye alışmıştır. Arkadaşları arar, o “meşgulüm” der. Çünkü bu genç, sosyal hayatın gerçekliğinden kopmuştur.
Bir sabah aynaya bakar: Gözlerinde yorgunluk, yüzünde solgunluk vardır. İçinde bir boşluk büyümüştür. O boşluk, sanal zaferlerle doldurulamaz. Bu genç, bir gün hikâyesini yaşlı bir amcaya anlatır. Amca gülümseyerek der ki: “Evladım, bir adam vardı. Bahçesine en güzel fidanları dikmişti. Ama her gün sanal bir ormanda dolaşmaya gitti. Döndüğünde bahçesi kurumuştu. Fidanlar susuz kalmış, toprak çatlamıştı. Oysa asıl orman, kendi bahçesiydi.” Genç, o kıssayı dinlerken gözleri dolar. Anlar ki kaybettiği şey, sadece zaman değil; kendi ruhunun bahçesidir.
Bu kıssa, hepimizin hikâyesine benzer. Dijital pandemi, bizi kendi bahçemizden uzaklaştırıyor. Aile bağları zayıflıyor, sosyal hayat daralıyor, maneviyat susuyor. Oyun bağımlılığı, yalnızlığı derinleştiriyor. İnsan, sanal kalabalıklar içinde yalnızlaşır. Kalp, zikir ve tefekkür yerine sürekli uyaranlarla yorulur. Ruh, sükûneti unutur. Oysa İslam, kalbi yumuşatmayı, vakti ibadetle, ilimle, aileyle doldurmayı öğütler. “Rabbinin nimetlerini hatırla” emri, bizi gerçek nimetlere çağırır: Sağlık, aile, iman, dostluk, salih amel…
Oyunları tamamen yasaklamak her zaman mümkün olmayabilir. Ama onları sınırlamak, vakitleri planlamak, ailece sohbetler kurmak, namazı ihmal etmemek, Kur’an’la baş başa kalmak mümkündür. Ebeveynler, çocuklarının yanında olmalı; ekranın yerine sohbeti, gülümsemeyi koymalıdır. Toplum olarak da bu sessiz salgına karşı uyanık olmalıyız. Çünkü her kaybedilen genç, her bozulan aile, ümmetin yarasıdır.
Son olarak, bilmeliyiz ki zaman şahittir. Biz de o zamana şahitlik edelim; onu israf etmeyelim. Bahçemizi sulayalım. Gerçek hayatı, gerçek insanları, gerçek ibadeti tercih edelim. Çünkü Rabbimiz, bizi sanal zaferler için değil; salih ameller ve temiz bir kalp için yarattı. Oyunların kıskacından kurtulmak, önce kalbi uyandırmakla başlar. Ve o uyanış, en güzel zaferdir.