Her an ayrı bir şân ve tecellide bulunan Vâcibü’l Vucüd’un el-Latif esmasıyla…
‘’Dermanın sende, fakat senin haberin yok; derdin de sende, fakat sen görmüyorsun. Kendini küçücük bir beden sanıyorsun; oysa koskoca âlem dürülmüş, içinde senin.’’
İnsan ve toplum, öteden beri tüm beşeri ve ilahi öğretilerin ortak konusu olmuştur. İstisnasız tüm öğretiler, ana temasını ve asli öğesini insan ve toplum üzerinde işlemiştir. Çünkü insan toplumsal bir varlıktır. Birey, eğer toplumsallaşma zahmetine girmezse, kendi terakkisini gün yüzüne çıkaramaz. Bu karşılıklı etkileşim, yani insan ve toplum birlikteliği, beraberinde birçok durum doğurmaktadır. Bunlar bazen olumlu anlamda her iki tarafında hayrına ve faydasına, bazen de olumsuz anlamda gelişmektedir.
İslami öğretide ne insan topluma feda edilmiş, ne de bir toplumun akıbeti bireyin menfaatine kurban edilmiştir. Bazen insan, müstakil olarak ele alınmıştır. Özel ve özgün manada kendisine sorumluluklar takdim edilmiştir. Son derece önemli makamlar verilmiştir. Bazen de toplumun bir cüz’ü olarak işlenmiş ve topluma faydalı hizmetler yapmaya teşvik edilmiştir. Toplumun huzuru ve maslahatı için bazı kişisel menfaatlerinden feragat etmesi istenmiştir. İnsan için toplumsal yaşayış garizesi ne kadar tabii bir durum ise aynı şekilde toplumun faydasına faaliyetlerde bulunması da o kadar doğaldır. Fakat bazen insan, modern çağımızda ki toplum modeli ile sorunlar yaşamaktadır. Bu sorunlar ilmi, kültürel, ahlaki, sosyal ve psikolojik olarak farklı kollara ayrılmaktadır. Bu sorunlar ile daha sağlıklı ilgilenmek, toplumsal ilişkilerde tedbir almakla mümkündür.
Bireysel yönetim pratikleri, tek yaşamak veya toplumdan uzaklaşmak demek değildir. Çünkü ruhbanlığın İslam’da yeri yoktur. Peygamberimizin (sav) ifadesiyle, İslam toplumunun ruhbanlığı, mücahededir. Burada sözü edilen mücahede, yalnızca düşmanla fiziki savaş halinde olmak değildir. Bir çeşit, nefis ile cihad halinde olmak, batılı red etmek, bireysel ve toplumsal sapkınlıklara ve ifsatlara karşı durmak, bireyin ve toplumun hayrına hizmet etmektir.
Bu noktada Suffi/Müfessir İmam Kuşeyri, mücahedeyi şöyle tanımlar; ‘’Tıpkı bebeği sütten keser gibi nefsi Hak ve hakikate perde olan alışkanlıklardan kesmek, sadece nefsin hazzı için yapıp etmekten kaçınmak, ona muhalefet etmektir.’’ Yine İslam’ın İrfan ve Felsefe geleneğinin en nadide isimlerinden İmam Ebu Hamid Gazali’nin müstesna tabiriyle, ‘’aklın ve kalbin manevi askerlerinin, nefsin ve tutkuların askerlerine galip gelmesidir.’’
Aziz İslam’ın bilgin, ârif ve filozoflarından her birisi, insanın varlık ve alemle olan ilişkisi üzerine muhtelif yorumlarda bulunmuştur. El-Kindi, ‘İnsan küçük bir alemdir’; Farabi, ‘İnsanın ulaşacağı en büyük başarı, ilahi olana varmaktır’; İbni Rüşd, ‘İnsan, aklını kullanma özelliği ile iki alem arasında biriciktir’; İbni Tufeyl, ‘İnsan varoluşu, her daim yenilenen bir tecelliyat yekunudur’ ve Sadreddin Konevi, ‘ İnsan hem harekettir hem de gayedir’ gibi bir çok yorumda bulunmuşlardır. Şüphesiz her birisi kendi içinde bütündür ve izaha değerdir. Fakat modern dünyamızın insanı mutlak manada tahakkümü altına almaya çalışan çıkmazları, bunlardan farklı bir şekilde ele alınmalıdır. Bunun için kadim literatürümüzdeki ‘’Tedbiru’l Mütevahhid’’de bunlardan birisi, belki de günümüz adına en önemlisidir.
Tedbirü’l mütevahhid, yani ahlaki ve sosyal anlamda ciddi problemlerin yaşandığı bir toplumda hayatını devam ettirmeye çalışan insan. Miladi 1095-1138 arasında yaşamış, İbni Tufeyl gibi bilginlerinde kendisinden istifade ettiği Endülüslü Filozof ve Bilim İnsanı İbni Bacce’nin, İslam ahlakı ve felsefesi literatürüne kazandırdığı nadide bir ıstılah. İbni Bacce, aynı isim ile bir eserde kaleme almıştır. Şimdi bu psikolojik, sosyal ve düşünsel kavramı kendi istidadımızca irdelemeye ve dirayet etmeye çalışalım…
Tedbir, ‘bir işi düşünerek yapmak, yapılan şeyin neticesini muhakeme etmek, bir şeyleri iyi yönetmek, ihtiyatlı davranmak’ gibi anlamlara gelmektedir. Kısaca hayatı, olabildikçe selamet üzere yaşamaya çalışmak. Mütevahhid, yalnız başına – ve fakat halk ile birlikte hakk ile - yaşamaya çalışan insan, bir nevi manevi münzevi. İçerisinde yaşadığı toplumda ne olursa olsun müstakim istikametten ve erdemden taviz vermeyen insan. Bu düsturu kendisine yol ve ilke edinen; etrafına ilimden, maneviyattan ve ahlaktan kaleler inşa etmeye çalışan birey modeli. Hayata hedoizm penceresinden değil, Rabbi Rahiminin bir hediyeyi nuraniyesi olarak görüp gök kubbe altında hoş bir sada bırakmaya çalışan bir hatırat yazarı. Ve keza…
Mütevahhid, maddi hazlarla çevrili bir toplum içerisinde yaşasa da hiçbir erdemden taviz vermeyen insandır. Hayatının temeline ahlaki ilkeleri koyan ve bu şekilde manevi yönden ilerleme kat etmeye çalışandır. Bu konuda muvaffak olmak için ilim sahibi olmaya çalışır. Bu vasıta ile kalbini aydınlatmaya çalıştığı gibi aklını da aydınlatmaya çalışır. Ameller niyetlere göre olduğundan, yaptığı fiillerde niyetini temiz tutmaya gayret eder. Mümin olmanın en güzel belirtilerinden birisi olan, kendisini alakadar etmeyen işlere yönelmeyi abes ile iştigal etmek görür. İçerisinde yaşadığı topluma karşı kendini sorumluluk sahibi olarak kabul eder. Bu sorumluluğu icrasında, ‘’emr bi’l maruf nehiy ani’l münker’’ faikasını kendisine kılavuz olarak belirler. Subjektif nazariyelerden uzak, akl-ı selimin inşası için görülenin arkasındaki hikmet penceresine nazar etmeyi kendine gaye edinir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v), ‘’Tedbir gibi bir akıllılık yoktur.’’ Diye buyurmuşlardır. Tedbir, aklın faal biçimde kullandığı en nadide istidadıdır. Bu istidad, insanın duyusal algıdan başlayıp nihai düzeyde müstefâd aklı elde edişine kadar ilerleyen entelektüel olgunlaşmasını, çeşitli bilme ve kavrama duraklarından geçen bir manevi yükseliş olarak ortaya çıkarmaktadır. Tedbir, maddi açıdan önemli olduğu kadar manevi ve insani ilişkilerde ciddi bir ehemmiyet arz etmektedir.
Sözgelimi insan, kendi sosyal çevresini oluştururken, bu tedbiri üst düzeyde tutması gerekmektedir. ‘’Kişi, çevresinin ortalamasıdır’’ tabiri, tecrübelerle sabittir. Kişinin sosyal çevresi; ahlaki, davranışsal, değer ve ilke anlamında mutlaka kişiyi bir veya birkaç yönüyle etkilemektedir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) konumuzu muntazam bir örnekle izah etmektedir: "İyi arkadaşla kötü arkadaşın misâli, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın. Körük çekene gelince ya elbiseni yakar yahut da sen onun pis kokusunu alırsın." (Buhari, Müslim)
İslam Felsefesi ve İrfan geleneğinde, şöyle bir tabir vardır; ‘‘Âlem, bütünüyle Allah’ın huzurundadır.’’ Geleneğimizin bu hikemi ve irfan-i olgusu, bir yönüyle bireyselliği, bütünselliğe çevirmektedir. Şöyle ki; Rabbi Rahim, her bir kuluna ayrı bir değer vermektedir. Yaratılıştaki incelik ve intizam, akabinde verdiği rızık ve ikramlar, yaşamı için oluşturduğu tabiat ve ekoloji, iyi ve güzel olana yönelme iştiyakı, hakkı ve hakikati arama istidadı vb. gibi numuneler, yüzlerce örnekten sadece birkaçıdır. Yani Rabbimiz insanı, kendi yarattığı ve huzurunda bulundurduğu alemde, en mükemmel şekilde misafir etmektedir. Bu huzurdaki alem, bir misafirhane-i kübra hükmüne geçmektedir. Misafir konumunda olan insan, daimi olarak bunu hatırlayıp misafirlik erkanına münasip davranmakla mükelleftir.
Bunlarla birlikte mütevahhid, tüm değer yargılarını İlahi ve Nebevi metottan almaya çalışmaktadır. Kendisini, iyiye, hayra ve güzelliğe sevk etmektedir. Bu nurani güzergahta niceliğe değil, niteliğe odaklanan mütevahhid birey, insani ve sosyal tedbirleri almayı, hilkatin bir gereği olarak görmektedir. Çünkü kendini daima Allah’ın huzurunda hissetmektedir. Şu mesel konumuzu daha veciz izah etmektedir: Geçmiş âriflerden birisinin öğrencileri, ahlak, vera, maneviyat ve erdemleri elde etmek için kendisinden bir kitap yazmasını talep ederler. Salih kul, kendilerine şöyle cevap verir; ‘’Her an Allah’ın huzurunda olduğunuzu düşünmekten, daimi olarak gözetlendiğinizi hissetmekten, yani murakabe halinde olmanızdan daha tesirli bir kitap ve nasihat bulamazsınız.’’ Diye cevap verir.
Yazımızı, Müslüman filozoflardan Ebu Nasr Farabi’nin (Batı’da, Alpharabius) “Kitâbu’l-Mille ve Nusûsun Uhrâ” adlı eserinin 89-92 sayfaları arasında yer alan “Duâ’un Azîmun li Ebî Nasr el-Fârâbî” başlıklı duasından birkaç alıntı ile noktalayalım:
‘’Ey Zorunlu Varlık olan Rabbimiz! Beni mutsuzluk ve yokluk âleminden kurtar! Beni kötülüğe bulaşmamışlardan, sevgiyle bağlı olanlardan, dosdoğru kişiler ve şehitlerle birlikte gökte yaşayanlardan eyle! Yerin ve göğün nuru Sensin. Allah’ım! Bana Fa’al Akıldan bir feyiz bahşet! Ey ululuk ve iyilik sahibi Allah’ım! Ruhumu hikmet nuruyla süsle! Bağış olarak benim için takdir ettiğin nimeti (şükrünü) bana ilham et! Hikmeti ve ruhumu, ilahi âlemler ve yüce ruhlarla birlikte olmaya vesile kıl. Ey yüce kişilerin, yıldızlar âleminin, gökyüzündeki ruhların sahibi Allah’ım! Bana doğruyu ilham et. Amin…’’
M. Furkan Aslan