Söz&Kalem Dergisi - Vuslat Şen
Hayatın içinde öyle anlar vardır ki insan, gündüzün gürültüsünden ve dünyanın bitmeyen telaşlarından sıyrılıp, kendi iç âlemine doğru sessiz bir yolculuğa çıkmak ister. İnsanı kendine çağıran bu içsel yolculuğun en kıymetli durağı, hiç şüphesiz gecedir. Gece, dış dünyanın sustuğu, insan kalbinin en gür haliyle konuştuğu vakittir. Kulun Allah Teâlâ’ya en çok yaklaştığı, ruhun sükûnete erdiği ve kalbin yeniden dirildiği rahmet dolu bir zamandır.
Sessizliktir gece. Bu sessizlik, kulun iç dünyasına yönelmesi için ilahî bir davetin zeminini hazırlar. Kalpler sakinleşip diller yavaşladığında, kul kendi nefsiyle baş başa kaldığında gece, mümin için bir yakınlaşma, arınma ve derinleşme mektebine dönüşür. Allah Teâlâ’nın rahmeti de bu vakitlerde kula en yakın hâliyle tecelli eder. Bu yakınlık, gecenin tarih boyunca müminlerin sığınağı olmasının sebebini bir kez daha hatırlatır. Zira bu vakitler, insanın hem kendini duymasına, hem ruhunu fark etmesine, hem de gündüzün telaşında fark edemediği eksikliklerini görmesine fırsat verir.
Bu manevi iklim, ilahî kaynağın güçlü dayanağıyla daha da belirginleşir. Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm, gecenin bu bereketli atmosferine birçok ayetinde işaret eder. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Gecenin bir kısmında uyanarak sana mahsus bir nafile olarak namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övgüye değer bir makama ulaştırır.” (İsra Suresi, 79)
Bu âyet, gece ibadetinin yalnızca bir görev olmadığını hatırlatmakla kalmaz; aynı zamanda kalbin uyanışını, nefisle yüzleşmeyi ve kulun Allah’a olan muhtaçlığını hissetmesi için bir fırsat sunar. Gündüzün gürültüsünden uzaklaşan kul, gecenin sükûnetinde hem kendini hem de Rabbini berrak bir şekilde görür. Bu bakımdan gece ibadeti, sadece fiziksel bir eylem olmaktan çıkar; ruhun derinliklerinde bir uyanış başlatır. Her kılınan namaz ve edilen dua, kalpte kök salan bir tohum gibi ruhun dirilişine vesile olur. Âyette geçen “övülmeye değer makam”, hem dünyada kalp olgunluğunu hem de ahiretteki mertebeyi gösterir.
Bu İlahi vurgu, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sözleriyle de desteklenir. Efendimiz (s.a.v.), şöyle buyurmuştur: “Gecenin son üçte biri kaldığında Rabbimiz dünya semasına iner ve şöyle der: Bana dua eden yok mu? Duasını kabul edeyim; benden isteyen yok mu? İstediğini vereyim; benden mağfiret dileyen yok mu? Onu bağışlayayım.” (Buhari, Teheccüd, 14)
Bu hadis, gecenin kul için rahmetle dolu bir yakınlaşma vakti olduğunu açıkça gösterir. Bu nedenle mümin, gecenin ağırlığına rağmen kalktığında yalnız olmadığını bilir. Allah’a doğru atılan her adım, ilahi bir davete icabet etmek anlamına gelir. Kulun kalbindeki samimi niyetle yapılan dualar da boşa gitmez. Hadiste geçen “Rabbimiz dünya semasına iner” ifadesi, Allah’ın kullarına yaklaşmasının canlı bir tasviridir. İşte böylece gece, mümin için yalnızca uykuya çekildiği bir zaman olmaktan çıkar. Kalbin kendini toparladığı, insanın Allah’a doğru içten bir adım attığı bir vakte dönüşür.
Bu öğreti, sahabelerin yaşamında da somut bir karşılık bulmuştur. Sahâbe-i Kirâm, gecenin değerini en iyi kavrayan müminlerdendi. Onlar için gece; ibadetin derinleştiği, nefsin dizginlendiği, kalbin Allah’a yöneldiği ve ruhun inceldiği bir terbiye mektebiydi. Özellikle Hz. Ömer (r.a.) gecelerini teheccüd ile ihya eder, okuduğu âyetlerin manası üzerine uzun uzun tefekkür eder. Bazen bir âyetin tesiriyle sabaha kadar gözyaşı dökerdi. Bu hâl, sadece bir ibadet disiplini olarak değil; Allah’a yönelen bir kalbin kendini hesaba çekmesi, eksiklerini fark etmesi ve manevi dirilişini gerçekleştirmesi anlamına gelirdi.
Nitekim Hz. Ömer, geceleri ibadetlerinde yalnızca namaz kılmakla kalmaz; kalbinin kararmış yönlerini arar, hatalarını itiraf eder, Allah’a daha yakın olabilmenin yollarını düşünürdü. Böylece gece, onun için hem bir muhasebe vakti, hem de ruhunu arındıran bir rahmet kapısı olurdu. Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) ise, gece kıyamını “müminin onur ve izzeti” olarak ifade eder; bu söz sahabenin gecelerini ibadetle ihya ederken yaşadığı manevi derinliği ve samimiyetini yansıtır. Onların izinden yürüyerek, bizler de geceden güç alabilir, kalbimizi ihya edebiliriz.
Yaşadığımız çağ, kulun kalbini değil, bilhassa nefsini güçlendiren bir imtihan zamanıdır. Dünyevî meşguliyetlerin arttığı, gaflet sebeplerinin çoğaldığı, nimetlerin içinde yaşansa da manevî farkındalığın zayıfladığı bir dönemden geçiyoruz. Bugünün insanı bilgiye kolay ulaşsa da, hikmetten uzak düşmektedir. Kur’ân’ın hatırlattığı gibi, “Dikkat edin! Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” Bu hakikat unutulduğunda, bilgiye sahip olmak tek başına kalbi tatmin etmez; aksine kalp Allah’la meşgul olmadığında boşluğa düşer, nefis güçlenir ve kulun iç âlemi ilahî huzurdan uzaklaşır. İşte böyle bir zamanda gece, mümin için Allah’tan gelen büyük bir lütuf ve rahmet kapısıdır.
Dünya işlerinin durduğu, gaflet sebeplerinin zayıfladığı bu vakit, kulun nefsini terbiye ettiği, Allah’a karşı acziyetini hatırladığı ve kulluğunu yenilediği müstesna bir zaman dilimidir. Gündüzün dağıtan meşguliyetleri arasında kaybolan kul, gecenin sükûnetinde yeniden takvâya yönelir. Nefsini murakabe eder ve Allah’a yalvararak tövbe kapısına sığınır. Böylece gece, dünyevî yoğunluk karşısında müminin takvâsını koruyan, ona sabır kazandıran ve ubûdiyet şuurunu kuvvetlendiren bir rahmet zamanına dönüşür. Allah’a sığınmak isteyen mümin için gece, hâlâ en emin, en berrak ve en bereketli vakittir.
Rabbimiz, gecelerini hakkıyla ihya eden ve kalbini O’nunla dirilten kullarından eylesin.
Selam ve dua ile
Vuslat Şen
[1] )Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili Tefsir. (İsra Süresi, 79)
2)El-Kurtubî, el-Câmi’li-AhkÂmi’l-Kur’ân Tefsir. (İsra Süresi, 79)
3)Diyanet Yayınları, Kur’ân Yolu Tefsir. (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı 2000.)
4)İmam-ı Buhârî, Sahîh-i Buhârî, (Teheccüd bölümü, hadis no:14.)
5)Muhammed Yusuf Kandehlevî, Hayatü’s-Sahâbe.(İstanbul: Huzur Yayınevi, 2021)