Söz&Kalem Dergisi - Amine Çimen
Yüce Rabbimiz, Efendimize Nübüvvet makamı gibi büyük bir sorumluluk yüklemeden önce, O’nun (s.a.v) uyku düzenini disipline etmesini ve terbiye etmesini emretmiştir. Nitekim Müzemmil Suresi’nde, Allah’ın Peygamberimize gecenin yarısında veya bir kısmında kalkmasını emrettiğini görürüz. Ardından ise “Biz sana ağır bir söz (Kur’ân) vahyedeceğiz” buyurularak, uyku disiplininin yüksek bir manevi hazırlık için ne kadar mühim olduğuna işaret edilmiştir.
Uykunun bu denli mühim bir terbiye aracı olmasına rağmen, modern çağda en büyük imtihanlarımızdan biri haline geldiğini müşahede ediyoruz. Günümüz insanı, bitkin düşmekte, sorumluluklarını aksatmakta, kronik yorgunluk ve halsizlik içinde debelenmektedir. Daha da önemlisi, kulluk vazifelerinde hissedilen gevşeklik ve isteksizlik, büyük ölçüde sağlıksız ve düzensiz bir uyku rutininden kaynaklanmaktadır. Bu durum, hayatımızın hem maddi hem de manevi boyutunu derinden etkilemektedir.
Peki bu çerçevede İslam, uyku konusunda bize nasıl bir yol gösterir? Rabbimiz, kulları için ifrat ve tefritten uzak, vasat ve dengeli bir ölçü koymuştur. O (cc), insanın fıtratını ve ihtiyaçlarını en iyi bilendir; neyin ona iyi geldiğini, neyin zarar verdiğini hikmetle belirlemiştir. Nitekim Rum Suresi’nde, “Gece ve gündüzün peş peşe gelişinde, Allah’ın geceleyin sizi dinlendirmesinde, gündüzün ise lütfundan nasibinizi aramanız için size hayat vermesinde, düşünen bir toplum için ibretler vardır” buyurarak, uykunun ilahi bir nimet ve ayet olduğuna dikkat çekilir.
Ancak ne yazık ki, modern hayatın koşuşturması içinde bu dengeyi korumakta zorlanıyoruz. Nitekim gecesi ile gündüzü birbirine karışmış bir dünyada, uykuyu haddinden fazla seven ve her fırsatı uykuya çeviren bir anlayış, fıtrî uyku düzenini sekteye uğratmaktadır. Uyku serüvenimizde yaşadığımız bu düzensizlikler bizi gaflete düşürmekte, bedenen ve ruhen yıpranmamıza yol açmaktadır. En önemlisi de maneviyatımızı zayıflatmakta, ibadetlerimizi ve kulluk bilincimizi sekteye uğratmaktadır.
Modern hayatın karmaşası içinde, tüm bunlar bize gösteriyor ki uyku, hayatımızın olmazsa olmazı olarak bize bir dinlenme aracı şeklinde verilmiş bir nimet, bir lütuftur. Rabbimiz yüce kelâmında: “Uykunuzu bir dinlenme yaptık” buyurmaktadır. Ancak biz bu nimeti zamanla bir zarara dönüştürdük.
Modern dünyada uykunun bir imtihana, bir zarara dönüşmesindeki en büyük etkenlerden bazıları; teknoloji ile gereğinden fazla vakit geçirmek, gecenin bereketini ekranlar başında tüketmek ve düzensiz, şuursuz bir uyku düzenine sahip olmamızdır. Bunun neticesinde manevî bir körlüğe sürüklenmiş, hikmetten uzak bir hayat tarzını benimser hâle gelmiş bulunmaktayız. Bu durumun temelinde ise fıtrat dışı bir yaşam tarzını normalleştirmemiz yatmaktadır.
Bununla beraber, gecesi ve gündüzü belli olmayan bir hayat düzeni; çeşitli rahatsızlıklara, beden ve ruh dengesinin bozulmasına sebep olmaktadır. Meselâ bir üniversite öğrencisi düşünelim: Sabah kalktığında dinamik ve zinde olması gerekirken, fıtratına aykırı bir yaşam sürmesi sebebiyle uyuşuk, her vaktini uyku ile geçiren, uykusuna hükmedemeyen bir genç hâline gelmektedir.
Bu durum, onu günlük sorumluluklarını aksatan, bunalıma giren ve içinde büyük bir tatminsizlik taşıyan bir hale getirir. Neticede stres, huzursuzluk ve anlam arayışı içinde kıvranan bir kimlik ortaya çıkar.
Uykunun Maneviyatımız Üzerindeki Etkisi
Uyku, kulun ibadetlerini şuur ve huşu içinde yerine getirebilmesi için en temel azıklardan biridir. Bu hakikati idrak eden Peygamber Efendimiz, gece ve gündüzünü ölçülü bir düzen içinde yaşardı. Yatsı namazından önce uyumaz, namaz sonrasında ise lüzumsuz sohbet ve meşgalelerden uzak durarak istirahate çekilirdi. Sahabe-i kiramdan İbn-i Mes‘ûd’un aktardığı üzere, “Resûlullah bize yatsı namazından sonra gece sohbetini yasakladı.” Bu yasak, aslında geceyi verimli kılmaya, kalbi ve bedeni ibadete hazırlamaya yönelik bir tavsiye mahiyetindedir.
Bu ölçülü hayatın ve uykudaki disiplinin insanı nasıl etkilediğini Resûlullah (s.a.v.) bir hadisinde açıkça ifade etmiştir:
"Ebû Hureyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Biriniz uyuduğu zaman şeytan onun ense köküne üç düğüm atar. Her bir düğümü attığı yere, "Gecen uzun olsun, yat, uyu!" diye eliyle vurur. Şayet o kimse uyanarak Allah’ı anarsa, düğümlerden biri çözülür. Abdest alırsa, bir düğüm daha çözülür. Bir de namaz kılarsa, şeytanın attığı bütün düğümler çözülür ve böylece neşeli ve huzurlu bir şekilde sabahlar. Allah’ı anmaz, abdest alıp namaz kılmazsa, uyuşuk ve tembel bir halde sabahlar.”
Bu hadis, uykunun sadece bedeni dinlendiren bir zaman dilimi olmadığını, aynı zamanda iradenin eğitildiği ve nefsin terbiye edildiği bir boyut olduğunu bizlere güzel bir şekilde hatırlatıyor. Şeytanın “yat, uyu!” telkini, insanı pasifliğe ve tembelliğe sürükleyen gizli bir tuzak gibidir. Buna karşılık, uyanır uyanmaz Allah’ı anmak, abdest almak ve namaz kılmak; bu tuzağa bilinçli bir karşı duruş sergileyerek iradenin hâkimiyetini yeniden tesis eder. Böylece kişi, bedeninden çok ruhunu ve sorumluluklarını gözeterek güne manevî bir dirilikle başlar.
İşte bu bilinç, uykunun nasıl anlamlandırılması gerektiğine dair en güçlü örneği de beraberinde getirir. Bizler, gecesini teheccüd, zikir ve sabah namazıyla ihya eden bir Peygamber’in ümmetiyiz. İçinde bulunduğumuz çağın sıkıntı ve bunalımlarına karşı en köklü çözüm ise bu sünneti hayatımızın merkezine alarak, uyku düzenimizi yeniden bu ölçüyle şekillendirmektir.
Vesselam..