Amine Çimen - Söz&Kalem Dergisi
Hak, kelime anlamı bakımından batılın karşıtı olup doğru, gerçek, gerekli ve yerine getirilmesi vacip olan şey manalarına gelir. Istılahta ise her sabit ve doğru olan şey demektir.
Hakkı ayakta tutan bir şahit ise, hem diliyle hem yaşantısıyla doğruyu temsil eden kimsedir. İnsan, inandığı hakikati sözleriyle dile getirirken, hayatıyla da onu yansıtmakla mükelleftir. Kur’an-ı Kerim’de “hakkı ayakta tutmak”, Allah için adaleti, doğruluğu ve hakkaniyeti titizlikle savunmak anlamında temel bir ilke olarak karşımıza çıkar. Bu ilke, kişinin kendi menfaatine, yakınlarına veya duygularına göre değişmez. Bilakis insanın en yakınlarının aleyhine dahi olsa doğruyu söylemesini, adaletin yanında yer almasını ve zulmün karşısında durmasını gerektirir.
Yaratılışın ilk evresinden itibaren insanlık tarihi, hak ile bâtılın mücadelesine sahne olmuştur. Hâbil ile Kâbil’den başlayarak peygamberlerin hayatına kadar uzanan bu çizgide, hakikatin karşısında daima bir zulüm ve inkâr cephesi bulunmuştur. Hakkı ayakta tutmak ve zalimlerin karşısında durmak ise bütün peygamberlerin ortak davası olmuştur.
Hz. Musa’nın mücadelesi Firavun’a karşıydı.
Hz. İbrahim’in mücadelesi Nemrut’a karşıydı.
Hz. Muhammed’in mücadelesi ise Ebu Cehillere’e karşıydı
Bütün peygamberlerin ortak davası olan hakkı ayakta tutmak, bizler için de büyük bir sorumluluk teşkil etmektedir. İçinde yaşadığımız çağ; zulmün, katliamların ve haksızlığın en görünür hâle geldiği dönemlerden biridir. Geçmişte insanlar dünyanın bir ucundaki zulümden habersiz kalabiliyorken, bugün mazlumların feryadına, işgal ve savaşlara her an gözlerimizin önünde şahit oluyoruz. Ne var ki günümüzün en temel meselesi yalnızca zulmün artması değil, bu haksızlıklara karşı duyarlılığımızın giderek azalmasıdır.
İslam dünyasına nazar kıldığımızda, pek çok coğrafyada zulmün en ağır tezahürlerini görüyoruz. Üstelik yalnızca yakın çevremizde değil, dünyanın dört bir yanında güç sahibi devletlerin menfaat uğruna insanlık onurunu hiçe saydığına şahitlik ediyoruz. Tarihsel derinliği olmayan yapıların, dünyanın farklı bölgelerinde gerçekleştirdiği hadsiz müdahaleleri ve tasallutunu, hakikatin birer zıddı olarak müşahede ediyoruz.
Tüm bu yaşananlar karşısında ilahi bir ölçüye sığınmak gerekirse; Kur’an-ı Kerim’in en çok üzerinde durduğu hususlardan biri, zalimlerin fiilleri ve kaçınılmaz akıbetleridir. İlahi kelam yalnızca zulmedenleri değil zalimlere meyledenleri, onlara destek verenleri ve sessiz kalarak zulmü kanıksayanları da uyarmaktadır. Bu noktada kendimize şu soruyu sormalıyız: Bizler ümmet olarak bu meselenin neresindeyiz? Zulmün karşısında bir set mi oluyoruz, yoksa sükûtumuzla bu haksızlığa ortak mı oluyoruz?
İşte zihnimizi ve kalbimizi meşgul eden bu soruyu, üzerimize düşen sorumlulukları ele alarak cevaplamaya çalışacağız.
Hakkın Tanığı Olmak
Mümin, çevresinde olup biten haksızlıklara alışıp sessiz kalan biri değildir. Tam tersine, her türlü yanlış karşısında onurlu ve dik bir tavır sergileyen kişidir. Çünkü hakkı gözetmek, onu bilmekten öte, cesaretle savunmayı ve yaşayarak örneklik etmeyi de içerir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu konu hakkında şöyle buyurmaktadır:
“Sizden biri bir kötülük gördüğünde, onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle karşı koysun. Buna da gücü yetmezse içinden ona karşı olsun, bu da imanın en zayıf mertebesidir”
Bu hadis, zulüm karşısında nasıl duracağımızın açıkça ifade eder. Eğer müdahale edebilecek gücümüz varsa, fiilen engel olmak görevimizdir. Buna imkân yoksa, dilimizle gerçeği söylemeli, haksızlığı dile getirmeliyiz. Ona da gücümüz yetmiyorsa, hiç değilse kalbimizde o zulme karşı bir rahatsızlık taşımalı, iç dünyamızda safımızı belirlemeliyiz.
Öyleyse bu üç aşamadan birinde mutlaka yer almak, haksızlığı olağan karşılamamak ve sessizliği meşrulaştırmamak gerekir.
Düşünce ve Davranışta Hakkı Ayakta Tutmak
Tarihte hakkı ayakta tutamamanın ve asıl meseleyi görememenin en çarpıcı örneklerinden biri, Moğol İstilası döneminde yaşanmıştır. Moğollar İslam beldelerini birer birer işgal ederken, şehirler yakılıp yıkılırken ve insanlar büyük zulümlere uğrarken, Müslüman toplumların önemli bir kısmı kendi iç meseleleriyle meşguldü. Bir tarafta taht mücadeleleri yaşanıyorken diğer tarafta mezhepsel tartışmalar ve ayrılıklar büyüyordu. İçeride birlik yerine parçalanma hâkimdi.
Bu dönemde bazı âlimlerin, ümmetin varlığını tehdit eden büyük bir felaket kapıya dayanmışken, tali ve faydasız meseleler üzerinde uzun tartışmalara girmesi dikkat çekicidir. Elbette ilim ve fikir müzakeresi önemlidir; ancak zulüm kapıya dayanmışken, hakkı ayakta tutmak ve ümmetin yanında durmak daha büyük bir sorumluluktur. Çünkü hak, düşünceden eyleme geçebildiği ölçüde var olur. Onu sadece teoride savunmak bir kanaattir, ancak şartlar neyi gerektiriyorsa o tavrı fiiliyata dökmek, hakkın bizatihi kendisidir.
Dolayısıyla Moğol İstilası bize şunu göstermektedir: Düşüncede ve davranışta hakkı ayakta tutmak, insanın enerjisini ve dikkatini asıl meseleye yöneltmesiyle mümkündür. Zulüm büyürken küçük tartışmalara saplanmak, hakikati savunmak yerine ayrılıkları büyütmek de bir bakıma hakkı ihmal etmektir. Çünkü bazen bir toplum, zulme doğrudan destek verdiği için değil; asıl vazifesini unuttuğu ve yanlış önceliklere yöneldiği için zayıflar.
Elhasıl, demek istediğim şudur: Zulüm tarih boyunca her zaman var olmuştur; ancak biz Müslümanlar olarak hakkı bilmek ve bütün varlığımızla ona yönelmekle yükümlüyüz. Bu yöneliş ister maddi alanda olsun ister düşünce dünyasında fark etmez, her daim hakikatin şahitleri olmamız gerekir. Konunun derinliği ve kapsamı oldukça geniştir, bu nedenle daha kapsamlı değerlendirmeleri sizlerin takdirine ve nazarına bırakıyorum.
Muhabbetle kalın.