Söz&Kalem Dergisi - Abdulhakim Çiftçi
Yaşamın sınırlarında hiç olmadığın kadar dolaştın. Yaşadığın coğrafya sana ait değil. İçinde bulunduğun toplum seni ıraksamış. Kültürün sana dar geliyor. Yusuf’un üç gömleği de sana bol ve geniş. Kanlı gömleğini kurt yemedi. Yırtık gömleğin arkadan yırtık değil. Venüs güzelliğini Yusuf güzelliğine tercih ettin. Sen, önceden belirlenmiş seçeneklerden birini tercih ederek kendini özgür sandın. Sana bahşedileni görmezden gelerek unutabileceğini sandın. Yaşadığın çağ seni belli kalıplara soktu. Anca tüketerek mutlu olabileceğini düşündün.
Çarkların gövdesinde yaşamayı ya yanlış anladın ya da anlamamazlıktan geldin. Ülkenin sınırları cetvellerle çizildi. Kurgulanmış bir hikayenin baş karakteri oldun. Tarihin, her güç dengesi değiştiğinde yeniden yazıldı. Sana dikte edilen şeye gönüllü köle oldun. Bile isteye kendine olan saygını yitirdin. Sistem seni ahlaksız yaptı. Kendilik zindanından kurtulmayı hiç düşünmedin. Yaşıyor olmayı savaşıyor olmakla eş değer tutmadın. Bir avuç toprağı ensenden sırtına döktüler ses çıkarmadın. Sana biçilen kaftanı memnuniyetle giydin. Geçmişin ve geleceğin evhamlı tuzağına düşüp, parçalanan ciğerine taş basarak onu sineye çektin.
Sen, bir hiç uğruna ömrünü harcadığın dostlarına vefa göstermedin. Yaşama hakkını sermaye sahiplerine peşkeş çektin. İnsan olma onurunu kendi hür iradenle ayaklar altına aldın. ‘’Ahlaklıyım o halde varım’’ önermesini dilinin ucuna dahi getirmedin. İçindeki ahlâk yasası olan vicdanına kulak asmadın. Seni yok saydılar itiraz etmedin. Manasızlık çölünde su aradın. Zor cümleler kurmaktan korkar oldun. Kendine özgü tek bir düşüncen yok. Hiç bir şey umurunda değil; ne kainat, ne dünya, ne de kendi apartmanın.
İfadelerin, jest ve mimiklerin basite kaçıyor. Her yanını saran nahoş bir koku seni rahatsız etmiyor artık. Okyanus ötesinden sana ne giymen ve ne içmen gerektiği söylendi buna ses çıkarmadın. Aşk, sana göre bedensel bir dürtü ve güdüden ibaret sadece. Sırça köşklerde teori üretip suya sabuna dokunmadın. Ar damarını çatlatan hayasızlıklara şahitlik ettin. Emek hırsızlarının kötü hizmetinden memnuniyet duydun. Bir gün olsun Dostoyevski okumadın. Görmemen gereken bir şey gördüğünde sana tanınan süreyi fazlasıyla aştın. Sadece başkasının acısına karşı cesaretli olup evinden çıkmayan ölünün helvasını iştahla yedin.
Tabela dertlerini hikâye anlatılarına malzeme yaptın. Hacca gitmeyi seyahat, oruç tutmayı perhiz olarak algıladın. Gittikçe kör kuyularda yalnızlaştın. Bildirimsiz yaşamak senin için zor ve meşakkatli. Yalanla avunuyor, hakikatle inciniyorsun. Gerçek dert ve yenilgi sana göre yalancı ümit ve sevinçten daha iyi değil. Şuurlu olmayı kendine yakıştıramıyorsun. Kendi memleketinde parya ve yabancısın. Vaktini öldürdüğün sanal alem sana gelecek vadetmiyor. Düşüncelerin diline yansımıyor ve kelime haznen kurak. Kavram üretemiyorsun ve karakterin sığ.
Nefs deyince aklına sadece kötülük kuvvesi geliyor. Şiir okumuyor, türkü mırıldanmıyor, bir çiçeği koklamıyorsun. Marşlar ezberleyip kimsesizler ordusunda piyon olmayı kendin istedin. Beyhude bir arayışın ve ciddi oynanan bir oyunun içerisindesin. Canının boğazına dayandığı, ölüp ölüp dirildiğin anların hiç olmadı. Sen mışıl mışıl uyurken birilerinin başına hep bir felaketler geldi, farkına bile varmadın.
En uzun geceyi diline pelesenk yapıp müptelay-ı gama dûçar olmadın. Sürekli şikayet ediyor, durumu düzeltmek adına elini taşın altına koymuyorsun. Gündelik meşguliyetin siyasetle sınırlı. Medya seni istediği şekilde yönlendiriyor. Zaman algın değiştirildi. Kavşakta geri sayım yapan levha nefes sayını tüketirken, sen kafesteki sirk aslanına imrendin. Parmakların prangalı ve devrik cümleler kurmaktan kendini alıkoyamıyorsun. Yapay ve yapmacık ilişkiler seni sahici yaşamaktan uzaklaştırıyor. Hayatın anlamı ve yaratılışın hikmeti senin için bir şey ifade etmiyor.
Peki ya nesin sen? Sen, sadece ve sadece canlılık yeteneği olan cismin tabii yetkinliğisin.