Gülnida Dağılma - Söz&Kalem Dergisi
Gençlik insanın en savrulan çağıdır. Heveslerin aklı bastırdığı, popülerin insanı yönlendirdiği bir çağ…
Geçici hevaların peşinde inancını, umudunu, nefesini tüketen bir gençliğin karşısında, insanlık tarihinin en karanlık çağında Mekke sokaklarında bir ayak sesi yankılanıyordu; Putlarla kuşatılmış sokaklarda bir genç vardı ki doğruluğu ile “El-Emin” diye anılan. Şüphesiz ki bu genç yıllar sonra ümmettin rehberi olacak Hz. Muhammed’den başkası değildi. Doğduğu günden vefat ettiği güne kadar hak yoldan bir kere bile ayrılmayan rehberimiz.
Gençliğini güzel ahlakla, dürüstlükle ve efendilikle taçlandıran sultanlar sultanı. O günün cahiliyesinde putların gölgesinde büyüyen, kız çocuklarının diri diri gömüldüğü, şarab ve zulmün sıradanlaştığı bir ortamdaydı. Fakat O genç, bu karanlığın içinde bile kalbini kirletmeyen bir istisnaydı. Ne bir puta boyun eğdi ne de cahiliyenin tek bir kirliliğine bulaştı. Gençliğini heves ve heveslerim değil, doğruluğun ve vakarın süslediği bir gençti.
Mekke halkı ta o zamandan onu bilmiş “El-Emin” ismini vermişti. Daha peygamber olmadan önce bile emanetler ona bırakılır, ihtilaflar onun sözüyle çözülürdü. İşte bu güven, onun daha genç yaşlarda bile insanların kalbinde ayrı bir yer edinmesini sağlamıştı. Bunun en açık örneklerinden biri Kabe’nin yeniden inşası sırasında yaşanan bir olaydı…
Kabileler Hacerü’l- Esved’i yerine kimin koyacağı konusunda anlaşmazlığa düşmüş, neredeyse aralarında kan dökülecek bir noktaya gelmişlerdi. O sırada içlerinden biri, “Kabe’nin kapısından ilk giren kişi hakem olsun” teklifinde bulundu. Kapıdan içeri giren kişi ise herkesin güvenle baktığı o gençti. Onu görünce hep bir ağızdan “El-Emin geldi!” dediler. O da bir örtü getirterek taşı örtünün ortasına koydu ve her kabile reisinin örtünün bir ucundan tutmasını istedi. Taş yerine getirildiğinde ise onu kendi elleriyle yerine yerleştirdi. Böylece bir kavga, onun hikmeti ve adaleti sayesinde sona ermiş oldu.
Bu olay bize gösterir ki: O peygamber olmadan önce bile insanların güvendiği bir şahsiyetti. Çünkü onun gençliği heveslerin değil, ahlakın ve sorumluluğun şekillendirdiği bir gençlikti. Bugün gençlik çoğu zaman geçici eğlencelerin peşinde savrulurken, Mekke sokaklarında yürüyen o genç bize başka bir yolun mümkün olduğunu hatırlatır. İmanın damarlarımızda akan kandan hayatımıza geçirilebileceğini bize hatırlatır. Gençliği yalnızca doğruluğuyla değil, çalışkanlığıyla da örnekti. Henüz genç yaşlarında amcası Ebu Talib ile birlikte ticaret kervanına katılmış, uzun ve meşakkatli yolculuklara çıkmıştı. Bu sadece çölün yakıcı sıcaklığının zorluğu değil karakterin oturmasındaki zorlu süreçti.
Çoğu insanın dünyalık kazanç için değerlerinden vazgeçtiği ticaret ortamında dürüstlüğünü bir an dahi bırakmadı. Ve sermayesine bire bin katarak daha da büyüttü. Daha çocuk yaşlarından çobanlık yapmış olması, onun hayatına ayrı bir olgunluk katmıştı. Otlaklarda hayvanlarla beraber yalnız kalmak onu dinlendirmiş; kalbinin dünya kirlerinde arındığı “Şakku-s sadr” mucizesiyle ruhu, gelecek olan büyük yük için erkenden hazırlanmıştı. Onun bu ahlakı yalnız çarşı pazarda değil, kalplerde de yankı buldu.
Mekke’nin en saygın ve asil kadınlarından biri olan Hatice bint Huveylid ticaret kervanları için güvenilir birini ararken insanların dilinde dolaşan bu ismi sıkça duymuştu. Mallarını emanet ettiği bu genç, yalnız kazanç getirmekle kalmamış; dürüstlüğü, vakarı ve inceliğiyle de herkesi hayran bırakmıştı. Yolculuktan dönen kervanların ardından anlatılan şey sıradan bir yolculuk değildi; onun emanete gösterdiği hassasiyet, alışverişteki doğruluğu ve insanlara karşı nezaketiydi. Çünkü O, kazancını yalnız dünyalık bir menfaat olarak görmeyen; her işinde doğruluğu esas alan bir gençti. İşte bu ahlak, Hatice validemizin kalbinde derin bir saygı ve güven uyandırmıştı.
Hatice validemiz onun servetteki maharetini değil, karakterini görmüştü. Çünkü O genç, insanların övündüğü dünyalıklarla değil, taşıdığı ahlakla değer kazanıyordu. Böylece güven esasına dayalı bu mübarek evlilik gerçekleşti. Bu yuva yalnız iki insanın birleşmesi değildi; sadakatin, huzurun ve derin bir muhabbetin buluşmasıydı. Onların evliliğinde dünya hırsı değil, karşılıklı saygı ve sevgi vardı. Yıllar sonra vahyin ağır yükü omuzlarına indiğinde ise, bu evliliğin ne kadar büyük bir hikmet taşıdığı daha iyi anlaşılacaktı.
Çünkü o zor ve sarsıcı ilk günlerde ona ilk inanan kalbini teskin eden ve “Allah seni asla mahcup etmez” diyerek yüreğine güven veren yine Hatice validemiz olacaktı. Böylece o mübarek yuva, yalnız bir aile değil; nübüvvet yolunun ilk sığınağı ve ilk destekçisi haline geldi. Ancak bu huzurlu yuva dışında kalan toplumun düştüğü derin karanlık karşısında daralan kalbi teskin olmuyordu. Bu sebeple cahiliyenin gürültüsünden, haksızlıklarından ve manevi kirliliğinden kaçıp Hira’nın sessizliğine sığınmaya başladı.
Bu kaçış, dünyadan bir kopuş değil; aksine Allah’ın O’nu yalnızlığın ve tefekkürün içinde pişirerek gelecek olan büyük vahye ve ağır risalet yüküne hazırlamasıydı. Hira, bir gencin kalbinin göklerle buluştuğu ve ilahi bir dinginliğe eriştiği o muazzam hazırlık durağı oldu. Belki burada anlatılanların hiçbiri yeni değil. Yıllardır siyer kitaplarında okuduğumuz, kürsülerde hocalarımızdan dinlediğimiz, çocukluğumuzdan beri kulaklarımızda yankılanan hakikatler bunlar.
Bu satırlar, kimsenin ilk kez duyduğu bir hikayeyi anlatmıyor. Aslında burada anlatılanlar, zaman gürültüsü ve gündelik meşguliyetler içinde unuttuğumuz; fakat kalbimizin derinliklerinde hala canlı duran hakikatlerdir. Onlar, gözümüzü açmamız, kalbimizi tazelememiz ve rehberimizi yeniden hatırlamamız için birer rehberdir. Çünkü peygamberimiz, yalnızca kendi çağının insanı değildi; bütün zamanların rehberi, iki cihanın saadetini kazanmış, hayatın her alanında örnek teşkil eden Muhammed’dir.
Peygamberimizin dürüstlüğü, sadakati, sabrı, merhameti ve ahlakı yalnız Mekke sokaklarına değil; yüzyıllar boyunca bütün insanlığa rehberlik etmiştir. Ve bugün biz hayatımıza ne idüğü belirsiz insanları rol model almaya çalışırken. Asıl onun hayatı bize yol gösteren ve ışık tutandır. Onu tanımak ve hayatına bakmak, yeni bir şey öğrenmek değil; aslında yıllardır bildiğimiz ama unuttuğumuz hakikatleri yeniden hatırlamak ve kalbimize kazımaktır. Şimdi aynaya bakma vakti: Takipçi sayılarının, geçici şöhretlerin ve vitrin süslerinin kuşattığı bu çağda; modern dünyanın gürültüsünü kısıp kalbinin sesini dinlediğinde, senin ‘Emin’ sıfatın nerede duruyor? Rehberin o genç Muhammed (s.a.v) mi, yoksa ekranların sana dayattığı gölgeler mi?
Vesselam