Hamd, kelimeleri hizmetimize istihdam ettirene, sâlat, bu kelimelerin kullanım ahlakını bize öğreten Siraceddin'e (sallallahu aleyhi vesellem) ve selâm da alem yaratıldığı günden kıyamet gününe değin kelimeleri mızrak değil, bir ayet olarak kullanan ince düşünceli, hak hukuk bilen mümin/elerin üzerine olsun.
Kalbimin en derininden, kelimelerin en güzelinden ve özlemlerin büyüğünden sana selam ederim kıymetli kârî... Yüreğinin iyiliğini, bedeninin selametini diler; bu büyük özlemi sonlandırıp vuslata nail kılana sonsuz teşekkür ederim.
Hasbihal etmeyeli epeyce zaman oldu, kelimeleri tahlil etmeyeli, kelama kafiye döşemeyeli ve belki de en önemlisi dertleşip, derman peşinde koşmayalı epeyce zaman oldu. Şimdi, öyleyse seninle konuşmanın mayasını, insanın fıtratını ve insanın insanla olan bağı üzerinden biraz anlam kavuşması yaşayalım.
Sesin çoğaldığı, gürültünün katlanarak büyüdüğü bir çağda, ne garip ki duyulmak için değil, adeta susturmak için konuşuyoruz. Adına “iletişim” dediğimiz o aceleci telaş, çoğu zaman ruhlarımızın birbirine çarpıp yaralandığı görünmez bir kaza alanına dönüştü. Freni patlamış kelimeler, nereye değdiğini bilmeden savrulan cümleler ve muhatabının kalbine varmadan yolda kırılan nidalar… Herkesin konuştuğu ama kimsenin dinlemediği bir kalabalıkta, kelimeler imar etmek yerine yıkıp geçiyor.
Oysa söz, insanın insana ikramıydı; hani o gönülden dökülen, incitmeyen, bir kalbi ferahlatan usul… Bir “selam” ile başlayan bağ, muhatabın varlığını Hakk’ın bir emaneti bilip hürmet göstermekle tamamlanırdı. İletişim kazası dedikleri şey, en nihayetinde bir ruh dikkatsizliği, bir gönül dalgınlığıdır. İnsan, kendi haklılığının peşine öylesine hırsla düşüyor ki, çiğneyip geçtiği kalbin sızısını duyamaz oluyor.
Durakta bekleyen yaşlı amca kulağında kulaklık olan gence seslenip cevap alamayınca şöyle mırıldandı: “Sözü gürültüye boğduk, kulağı fasa fiso müziklere kurban verdik ve insanı insana bağlayan o ince köprüyü vurduk. “
İletişim kazaları, kelamın ahlakından uzaklaştığımız an başlar. Cenâb-ı Hak, İsra Suresi’nde usulün esastan önce geldiğini hatırlatırcasına şöyle buyurur: “Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Çünkü şeytan aralarını bozmaya çalışır.” En güzel söz; sadece doğru olan değil, doğru zamanlama ve nezaketle yoğrulmuş olan sözdür. Yanlış bir tonlama, tartılmamış bir kelime, iyi niyetle yola çıkmış bir cümleyi bile birer duvara dönüştürür. Dinlerken bile vereceğimiz cevabı bilemekle meşgulsek, orada bir buluşma değil, ancak bir çatışma yaşanır.
Resûl-i Ekrem efendimizin o muazzam ölçüsü tam da bu kaza anlarına bir uyardır: “Allah’a ve ahiret gününe inanan ya hayır söylesin ya da sussun.” Sükût, söyleyecek sözü olmamak değil; söylenecek sözün bir kalbi kırma ihtimaline karşı hürmetle geri çekilmektir. Ya da sözünün herhangi bir tesiri olmayacağını anladığın esnada sözü de incitmemek adına geri çekilmektir. İmam-ı Gazalî hazretlerinin dediği gibi: “Dil, bir kevser kaynağı da olabilir, zehir saçan bir yılan da. Onu neyle doldurursan muhatabına onu ikram edersin.” Bizler ne yazık ki kelimelerimizi şifa kılmak yerine, hiddetimizin kınından çekilmiş birer kılıç gibi kullanmayı tercih ediyoruz.
Öğretmeninin “iletişim kazası “ temalı şiir ödevine şunları karaladı düşünceli öğrenci:
“Harfi çoğalttık belki ama manayı azalttık, kendi yankımızda kaybolup aynaları kararttık.
Bir tatlı dille şifa olmak var iken şu cihana, sözlerimizle bir gönlün kandilini kararttık.”
Sözün dağarcığını kibirle doldurduğumuzda, kırılan şey sadece cümleler olmaz; insanın insanla olan o mukaddes bağı kopar. Hasan-ı Basrî hazretleri, kalbin durumunun dille olan sarsılmaz bağını anlatırken şöyle der: “Hikmetli insanın dili kalbinin arkasındadır; konuşmak istediğinde önce kalbine sorar. Niyet güzelse konuşur, değilse susar. Cahilin dili ise kalbinin önündedir; aklına geleni söyler, sonra pişman olur. “ İşte o pişmanlık, kazadan sonra tutulan tutanaktan başka bir şey değildir. Ama yıkılan bir gönül hanesi yazılı hiçbir metinle eski hizasına gelmez.
Belki de yeniden sükûtu ve dinleme ahlakını öğrenmekle işe başlamalıyız. Sözü söylemeden önce kalbin imbiğinden geçirmek, hitap ettiğimiz kişinin de bir can taşıdığını hatırda tutmak gerek. Kelimelerimizi birer kaza sebebi kılmak yerine, birer ülfet vesilesi yapmak bizim tercihimiz bırakılmıştır.
Öyleyse sevgili okur, bilmelisin ki, bir lahzalık dikkatsizliktir dilin dengesini bozan; kelam ağızdan çıktığı an, muhatabın sinesinde telafisi imkânsız bir yara açar. Oysa İslam üslubu, sükûtu bir edep, tatlı dili ise bir gönül sadakası sayar. Kelam kazasının hasarı ancak kavlen leyyin (yani zarif ve yumuşak bir hitap) ve alçakgönüllü bir helalleşmeyle onarılabilir. Zira hakiki mümine yakışan; sözü bir kırbaç gibi savurup kıran değil, sükûtun ve zarafetin gölgesinde yıkılan gönül Kâbesini yeniden inşa eden biri olmaktır.
Kalbinin kırıldığı odadan gözleri dolarak çıktığında şöyle söylendi: “ Sözün en güzeli odur ki; Hakk’a varır yolu, Rabbini bilen insan, insanı vurmaz; bilmeyen ise tarumar edip en derininden yakar!”
Sözümüze, gönlümüze ve özümüze sahip çıkmamız duasıyla en sevgiliye emanet kalınız.