Söz&Kalem-Yusuf Yetiş
Küreselleşmenin dijital gövdesiyle dünyayı birbirine bağladığı bu çağda, insanlık tarihinin en eski yaralarından biri hâlâ kapanmıyor; hala insan, insan tarafından dışlanıyor. Irkçılığın türlü biçimleri, dijital çağın fanatikleşmiş dilinde kendine yeni zeminler bulurken, kolektif dışlama mekanizmaları giderek daha sofistike, daha haz verici, daha görünmez ama aynı ölçüde yıkıcı bir hâl alıyor. Uhuvvetin özü olan eşitlik, şefkat ve birlikte yaşama iradesi, bugün yalnızca eski ahitlerde, kelam-ı kadimlerde veya anayasal metinlerde birer temenni olarak kalma riskiyle karşı karşıya.
Modern insan, kabile sadakatini artık etnik kökenlerle ya da dini aidiyetlerle değil, algoritmalarla belirlenmiş dijital cemaatlerde yaşıyor. Falanca platformdaki bir hashtag, falanca kanaldaki bir yorum zinciri ya da falanca mecranın bir video serisi; insanları birer "biz" ve "öteki" olarak yeniden kodluyor, konumlandırıyor. İşte burada dijital fanatizm, yeni çağın sessiz bağnazlığı olarak aralanan faşizan perdeden arz-ı endam ediyor. Fanatizm artık sadece bir futbol sahasında ya da miting meydanında zuhur etmiyor, her an elimizde tuttuğumuz ekranlarda, bizi kendi yankı odalarımıza kilitleyen içerik akışlarında da palazlanıyor, hayat buluyor. Düşünce değil aidiyet, muhakeme değil hız belirleyici hâle gelirken; ötekine dair her türlü empati girişimi, yerini linç çağrılarına, iptal kültürüne ve algoritmik infazlara bırakıyor.
Bu görünmez savaşın içinde, dinin bütünleştirici, kapsayıcı, selamet eden yönü de sığ politik hesapların aracı hâline getiriliyor. Oysa din, insana sorumluluğu, vicdanı ve merhameti öğretir; insanı yüceltir. Fakat modern siyasetlerin, çağdaş ideolojilerin dine olan yaklaşımı çoğu zaman ayrıştırmak ve hizaya sokmak için kullanılıyor. Dini, ideolojik çevrelerin bastonuna dönüştüren bu zihniyetler, toplumsal birlik duygusunu değil, cemaatler arası düşmanlığı körüklüyor. Dinin asli amacı olan ahlak, yerini sözde milli aidiyet üzerinden kurulan üstünlük tahayyüllerine bırakıyor. Böylece dinin kardeşlik çağrısı, günümüzün kutuplaştırıcı söylemlerinde boğulup gidiyor.
Ve lafazanlık… Yüzyılımız, düşüncenin değil kelime kalabalıklarının hüküm sürdüğü bir çağdır. Maksadını aşan nutuklar, hakikatin üzerini örten sis perdesi gibi yayılıyor ortalığa. Söylemin içeriğinden çok hacmiyle ilgilenen bu çağın hatipleri, sözle inşa ettikleri kulelerin altında düşünsel bir çöküşü perdelemeye çalışıyor. Bu lafazanlık, yalnızca hakikati bulandırmakla kalmıyor, aynı zamanda insanların birbirini duymasına da engel oluyor. Herkesin konuştuğu ama kimsenin dinlemediği bu yeni Babil Kulesi’nde, kardeşlik için gerekli olan en temel eylem; yani dinlemek, unutulmuş bir fazilet olarak kalıyor.
Irkçılık, dijital fanatizm, kolektif dışlama ve lafazanlık; birbirinden bağımsız gibi görünse de aynı yarayı besleyen damarlar gibidir. Hepsi, insanı insandan uzaklaştıran, kardeşliği önce sorgulatan, sonra imha eden mekanizmalardır. Bu nedenle bu meseleleri yalnızca birer toplumsal sorun olarak değil, bir insanlık meselesi olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü kardeşlik yalnızca aynı anadan doğmakla kurulan bir bağ değildir; aynı acıyı hissedebilmek, aynı dünyaya aynı merhametle bakabilmektir.
Artık mesele, neyi savunduğumuzdan çok, neyin karşısında susmamayı göze aldığımızla ilgilidir. Lafın çok olduğu, ama anlamın kıtlaştığı bu çağda; belki de en devrimci eylem, susarak dinlemek ve içten bir soruyla başlamak olacaktır: “Birlikte yaşamak mümkün mü?”
Bu soruya verilecek samimi bir "evet", sadece yeni bir toplumun değil, belki de yeni bir insanın habercisidir. Ancak bu “evet”, kör bir iyimserliğin değil; bilinçli bir çabanın ürünüdür. Çünkü kardeşlik, birlikte doğmaktan çok birlikte direnebilmektir. Aynı fikirde olmak değil, farklılıkla birlikte yaşayabilmeyi seçmektir.
Bu çağda belki de en radikal duruş, sessiz kalmamak değil; anlamadan konuşmamaktır. Sosyal medyada hızlıca taraf seçmeden önce bir kez durup düşünmek, ötekinin kim olduğunu değil, neden öteki olduğunu sorgulamak, sahici bir kardeşlik için ilk adımdır. Lafın çok olduğu, anlamın ise azaldığı bu çağda; hakikate ulaşmak için yeniden susmayı, yeniden dinlemeyi, yeniden anlamayı öğrenmeliyiz. Çünkü insanı yücelten şey; bağırdığı ideolojisi değil, sessizce kurduğu köprülerdir. Ve belki de kardeşliğe giden yol, tam da bu köprüleri inşa edebilecek cesareti bulduğumuz anda başlar.
Habeşli bir köleyi, Müslümanları Allah’la buluşturan çağrının ilk müezzini yapan, giydiği çarığı attıkları taşlar sebebiyle kanla dolduranlara o bitap haline rağmen merhamet eden, esenliğin ve barışın yegane temsilcisi olan Efendimiz, ırkçılığı, üstünlüğü, asabiyeti ayaklarının altına aldı.
Hülasa, ne etliye sütlüye karışmayan hoşgörüyü acizlik gösteren bir ahlak; ne de kutuplaştıran, ötekileştiren İslami umdeleri ihlal eden nefsani güdüleri tahrik eden bir ahlak. Yalnızca Peygamberi mukavemet ve peygamberi muhabbet; tahlil, teşhis ve tedavi budur, gayrı çözüme de ihtiyaç yoktur.
Son olarak hatırlatmakta da fayda var, 1400 yıl evvel bugüne seslendi Efendimiz ve dedi ki:
“Ey İnsanlar!.. Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan (c.c) en çok korkanınızdır.”