Amine Çimen - Söz&Kalem
İnsan, doğası gereği bir başkasının varlığına ve desteğine ihtiyaç duyan bir varlıktır. Bu ihtiyacın en saf, en temel ve kadim karşılığı ise hiç şüphesiz ailedir. Genel tanımıyla aile; anne, baba ve çocuklardan müteşekkil, toplumun en küçük birimidir. İlk insan ve ilk peygamber Hz. Adem’den günümüze dek, tüm medeniyetlerin merkezinde bu kutsal yapı yer almıştır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en belirgin farklardan biri de şüphesiz ki belirli bir nizam ve ahlaki değerler bütünü içinde, aile düzeninde yaşıyor olmasıdır.
Kuşkusuz aile dediğimiz yapı, yalnızca ebeveyn ve çocuklarla sınırlı değildir; büyükannelerin ve büyükbabaların varlığıyla zenginleşen o geniş çatı, köklü bir aidiyetin simgesidir. Aile, her bireyin varoluşunu şekillendirdiği kutsal bir limandır. İnsanın barındığı mekân “ev” olarak adlandırılırken; sevginin, güvenin, maneviyatın ve inancın mayalandığı o derin bağ “aileyi” ifade eder. Ev, maddî bir inşayı temsil ederken; aile, kalplerde inşa edilen manevî bir ihya ve dirilişi simgeler. Bu bağlamda Kur’ân-ı Kerîm’de, “Allah, evlerinizi sizin için bir huzur ve sükûn yeri kıldı” (Nahl, 16/80) buyurularak, mekânın anlamını kazandıran asıl unsurun huzur ve güven olduğu vurgulanmaktadır.
Ailenin önemine kısaca değindikten sonra; şimdi modern dünyanın kıskacında daralan yuvaları, zayıflayan bağları ve aile hayatında yaşanan kopuşların ardındaki temel nedenleri mercek altına alalım.
Çekirdek Aileden Tek ve Çift Kişilik Ailelere
Günümüzde aile yapısı, belirgin bir dönüşüm sürecinden geçmektedir. Anne, baba ve çocuklardan oluşan çekirdek aile modeli yerine; giderek yalnız yaşayan bireylerin veya çocuk sahibi olmayan eşlerin oluşturduğu tek ya da çift kişilik ailelere geçilmektedir. Sanayileşme, kentleşme ve bireyselleşmeyle birlikte ortaya çıkan bir süreç olarak değerlendirilen bu durum; yalnızca niceliksel bir küçülmeyi değil, aynı zamanda aile bağlarının zayıflaması ve bireyin yalnızlaşması gibi derin sosyolojik sonuçları da beraberinde getirmektedir.
Oysa Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de, “Allah size kendinizden eşler verdi; eşlerinizden de size oğullar ve torunlar bahşetti” (Nahl, 16/72) buyurarak ailenin insan hayatındaki fıtrî ve merkezî konumuna işaret etmektedir. İslam medeniyetinde aile; sevgi, merhamet ve sorumlulukla inşa edilen; bireyin hem ruhî huzur bulduğu hem de ahlâkî kimliğini kazandığı en güvenli sığınaktır.
Ne var ki, günümüzün modern hayat tarzı bu kıymetli sığınağın temellerini sarsmaktadır. Küçülen evler ve ayrışan hayatlar; fedakârlık, sabır ve birlikte yaşama bilincini zedelemekte; bunun sonucunda aile içi bağlar giderek zayıflamaktadır. Aşırı bireyselleşme, sosyal bağlardaki çözülmeyi derinleştirirken; yalnızlaşan bireyde anlam boşluğu ve ruhî huzursuzluk meydana getirmektedir. Nesilden nesle değer aktarımının kopması ve toplumsal sorumluluk bilincinin erozyona uğraması ise bu zayıflamanın diğer bir yansımaları olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu ayrılışın bir diğer sonucu ise fedakârlık ve tahammül kavramlarının aile hayatından yavaş yavaş çekilmesidir. Günümüzde bireyin her şeyin merkezine konulmasıyla birlikte, bireysel mutluluğu mutlaklaştıran ve her türlü sorumluluğu ikincilleştiren yaklaşımlar neredeyse kutsanmaktadır. Bir yandan ebeveynlerin iş ve kariyer kaygısı aile içindeki sorumlulukları ikinci plana iterken, öte yandan sosyal medya aile içinde geçirilen zamanı ve iletişimi azaltmakta, bağımlılık oluşturarak insanın duygu dünyasını olumsuz etkilemektedir.
Zamanla fedakârlık bir yük, tahammül ise fazladan bir lütuf gibi algılanmaya başlanmıştır. Oysa anne-baba olmak; uykudan, konfordan ve bireysel hazlardan vazgeçmeyi, kısaca kendinden eksiltmeyi gerektirir. Ne var ki modern zihin dünyasında bu durum, bir olgunlaşma olarak değil, bir kayıp olarak görülmekte; bu bakış açısı da aileyi küçülten ve ilişkileri ayrıştıran temel etkenlerden biri hâline gelmektedir.
Netice-i kelam, sosyal medya bağımlılığı, aşırı bireyselleşme ve sanayileşmenin hızlandırdığı hayat temposu, aileyi ve yuvayı doğrudan sekteye uğratan temel unsurlar hâline gelmiştir. Bu etkenler, bireyin iç dünyasını zedeleyerek aile hayatını her yönüyle sorunlu bir zemine taşımaktadır. Oysa iyi bir eğitimle, sağlam bir değer aktarımıyla ve anne sütü kadar saf bir hayat tasavvuruyla bu yalnızlaşmanın, sahte ilişkilerin ve küçülen evlerin önüne geçmek mümkündür. Bunun için İslamiyet’in aileye ve akrabalık bağlarına verdiği derin önemi yeniden hatırlamak ve hayatın merkezine yerleştirmek gerekmektedir.
Toplumun en küçük birimi olan ailede sorumluluktan kaçış, çekirdek aileden tek/çift kişilik ailelere yöneliş sürecinde ciddi psikolojik ve sosyolojik bozulmalara yol açmaktadır. Bu bozulmalar, sünnetullaha aykırı tercihler neticesinde insanın karşılaştığı imtihanlardır. Aile; sabır, fedakârlık ve sevgiyle inşa edilen bir iman kalesidir. İman zayıfladığında bu kalenin manevî temelleri sarsılır ve yerini geçici hazlar alır. İçinde yaşadığımız çağda öyle bir ENE (enaniyet) hüküm sürmektedir ki, BİZ’e ve BİZİM’e alan bırakmamaktadır.
Rabbim bizleri BİZ bilinciyle yaşatsın.
Bâkî muhabbetle…