Söz&Kalem Dergisi | Rumeysa Baran
Günümüzde hayatımızın büyük bir parçası tüketim üzerine kurulmuş durumda. Her gün yeni bir ürün, yeni bir moda anlayışı ya da yeni bir teknoloji karşımıza çıkıyor. Reklamlar, sosyal medya ve çevremizde oluşan algı bize sürekli daha fazlasına sahip olmamız gerektiğini hissettiriyor.
Çevremizde bir kişinin yeni bir telefon aldığını gördüğümüzde, kendi telefonumuz hâlâ sorunsuz çalışıyor olsa bile en yeni modele sahip olma isteği duyabiliyoruz. Aynı durum kıyafetlerde, ayakkabılarda, teknolojik ürünlerde ve birçok eşyada karşımıza çıkıyor. Bazen sıradan bir eşya bile olduğundan daha değerli ve gerekli gösterilebiliyor.
Bazen sorun gelirimizin yetersiz olması değil, isteklerimizin ihtiyaçlarımızın önüne geçmesidir. Ulaşamadığımız şeyler yüzünden kendimizi eksik hissedebiliriz. Oysa gelirimiz ile harcamalarımız arasında denge kurabildiğimiz zaman sahip olduklarımızla huzurlu bir hayat sürmek mümkündür.
Günümüzde tüketim alışkanlıklarımızı etkileyen en önemli unsurlardan biri sosyal medyadır. Artık insanlar yalnızca ihtiyaç duydukları ürünleri değil, başkalarının hayatlarında gördükleri şeyleri de istemeye başlayabilmektedir.
Bir kişinin kullandığı yeni bir telefon, giydiği bir kıyafet, taşıdığı bir çanta veya kullandığı bir suluk bile sosyal medya aracılığıyla büyük bir özendirme unsuru hâline gelebilmektedir. İnsan bazen gerçekten ihtiyacı olduğu için değil, herkesin kullandığını gördüğü ve popüler olduğunu düşündüğü için aynı ürüne sahip olmak isteyebilmektedir.
Sosyal medya platformlarında yapılan reklamlar ve tanıtımlar, bazen sıradan bir ürünü bile vazgeçilmez gibi gösterebilmektedir. Bir ürünün çok kişi tarafından kullanılması, onun gerçekten gerekli olduğu anlamına gelmez. Ancak sürekli karşılaştığımız görüntüler, zihnimizde o ürüne karşı bir ihtiyaç algısı oluşturabilir.
Moda, sosyal medya ve alışveriş alışkanlıkları insanları sürekli yeni olana yönlendirebilmektedir. Bazen sıradan bir çikolata bile sosyal medya paylaşımları sayesinde büyük bir ilgi görmekte ve kişi onu gerçekten ihtiyaç duyduğu için değil, herkes denediği için almak isteyebilmektedir. Alışveriş sitelerinde kullanılan “son saatler”, “flaş indirim”, “son ürün kaldı” gibi ifadeler de tüketicide fırsatı kaçırma hissi oluşturabilmektedir. Böyle zamanlarda kişi ihtiyacından dolayı değil, acele ve heyecanla alışveriş yapabilir. Oysa bir ürünün indirimde olması, onu ihtiyaç hâline getirmez.
Sırf bir akım hâline geldiği veya herkes kullandığı için yeni çıkan her ürünü denemek zorunda hissetmek, insanın kendi iradesini ve ölçüsünü kaybetmesine neden olabilir. Yine tüketim çağının en büyük imtihanlarından biri de nefsin sınırsız istekleridir. İnsan bazen gerçekten ihtiyaç duyduğu için değil, daha fazlasına sahip olma arzusu sebebiyle tüketmeye yönelir. Alınan bir ürün kısa süreli bir mutluluk verse de zamanla yeni bir istek ortaya çıkar ve insan kendisini sürekli bir arayış içinde bulabilir.
Nefis, kontrol edilmediğinde her zaman daha yenisini, daha iyisini ve daha fazlasını ister. Bu nedenle tüketim alışkanlıklarımız yalnızca maddi bir konu değil, aynı zamanda manevi bir imtihandır. İstekler ile ihtiyaçlar arasında denge kurmak ise nefis terbiyesinin önemli bir parçasıdır. Sahip olduklarımızın kıymetini bilmek, kanaat etmek ve israftan kaçınmak insanın kendisiyle olan mücadelesinde önemli bir adımdır. Bu noktada İslam’ın tüketim ve israf konusundaki ölçüsünü hatırlamak gerekir. Yüce Allah, “Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.”(A‘râf, 7/31) buyurmaktadır.
Her zamanki gibi Peygamber Efendimiz (sav), bu konuda da bizlere çok güzel bir ders vermiştir. Sa‘d bin Ebû Vakkas (ra) abdest alırken fazla su kullandığında Peygamber Efendimiz, “Bu israf nedir?” diye sormuş; Sa‘d’ın “Abdestte de israf olur mu?” demesi üzerine Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Evet, akmakta olan bir nehrin kenarında olsan bile.” (İbn Mâce, Tahâret, 48)
Bu hadis, nimetlerin çokluğunun onları sınırsızca kullanma hakkı vermediğini göstermektedir. Hayatımızın her alanında dengeli ve bilinçli olmamız gerektiğini hatırlatmaktadır.
Sonuç olarak insanı değerli yapan sahip olduğu eşyaların çokluğu değil, sahip olduklarının farkında olmasıdır. Moda takip edilebilir, teknoloji kullanılabilir; ancak bunlar insanın hayatını yöneten bir güç hâline gelmemelidir. Gerçek zenginlik, her yeni çıkan şeye sahip olmak değil; neye ihtiyaç duyduğunu anlayabilmek, isteklerini kontrol edebilmek ve elindekilerin kıymetini bilmektir. Çünkü insanın huzuru, sahip olduğu eşyaların sayısında değil; kalbindeki kanaat, şükür ve ölçü duygusundadır.