Söz&Kalem Dergisi - Şehadet Süt
Gitmek istemezsin, yüreğinin en asude şarkıları melodiye tutuşur. Kalbin, hoyrat bir acı ile çarpar. Nefeslerin, boğazını tıkar. Artık hüznün sükuta bulanmış hali haykırır Mescid-i Aksa’nın göz bebeklerinden!
Ve ne acı ki, yılların veremediği dersi o dakikalar verir; bir derste ağarır Gazze’nin nazenin saçları.
Dem, o demdir ki birbirine müthiş bir acı ve bir tutam umutla değen gözler, hızla uzaklaşır birbirinden ve ufukta ayrılık galebe çalar...
Filistin’in semalarından "Dünyanın en uzun hüznü yağar"
Harap olmuş gönül lalezarının matemini, beşerin nefesinden temizlenmiş gecenin bağrına saklar. Ve hercai günler hızla birbirini kovalar, haftaları devirir. Fakat, dem de baki gam da. Bu derde bir merhem gerek!..
Nasıl, nerden gelecekti bu merhem, sadra şifa. O merhem ki bigâneliğe ilaç, çaresizliğin kanserli ellerinden kutsalımızı kurtaracak. Ve insanlardan ümit kesik, artık çare kalmadı; o merhem bulunacak ki insan üstü bir merhem, tüm insanlığa hükmeden.
Bu duyguların esiri olduğum bir gece vakti, keşmekeş ruhumu alıp tenha bir köşeye çekildim. O gece biraz farklıydı, usulca kar taneleri süzülüyordu, semavat ilk defa yeryüzünü bu kadar yakındı sanki. Zihnimdeki tüm sesler susmuştu ve bir fısıltı! Dikkat kesildim, yek lahza her şey durdu, ben, yağan kar, sessizliğin sesi...
Yüreğimin semalarından bir nida, ruha şifa, evet, evet bu aradığım merhem, necat vesilem. Tekrar haykırdı yüreğim; 'Allah kuluna kafi değil midir!'
Ama nasıl olur, biz hep Allah'la büyümüştük zaten, bu yeni buluş değildi fakat neden bir sırra vakıf olmuş gibi hissediyorum. Niçin hüznüm tüm kuvveti ile bu hakikatin ayaklarına kapandı. Yoksa geçen yıllar gafletin semeresi miydi? Bendemi "Fazla yakınlığın getirdiği uzaklıkta" tüketmiştim ömrümü...
Ve her şey tekrar canlandı. Dışarıda kar, gönül semamda ise nedamet yağıyordu. Mahkumiyetlerle inşa ettiğim dünyama. Mahkumum! Mahkumuz, her birimiz şu viran olası dünyaya ve tüm ıstıraplar mahkumiyetimizdendir. Ya mahkum olmayanlar, tüm mahkumiyetlerden yüz çevirip, Allah'a mahkum olmakla özgür olmuş ulvi ruhlar...
Allah'a mahkum olmak! Ve bir nida gönül semamda:
"Bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmeye başlamış, vicdanları kendilerini sıkıştırmış ve Allah'a karşı O'ndan başka sığınılacak kimse olmadığını anlamışlardı"(Tevbe 118)
Allah'a karşı Allah'a sığınmak!
Her şeyin özü bu değil miydi? Olaylar, acılar değişse de başlangıç noktası onun onayı iken, nihayet yine onun onayında saklıydı.
Ya biz, eti kemiği gaflete bürünmüş halimizle, o nimet kapısına nasıl vasıl olabilir, nasıl kabul edilebiliriz…
Ve bir nida daha;
'Ben kulumun zannı üzereyim. Beni nasıl tanırsa öyle muâmele ederim.'
Ve bir koku, buram buram merhamet… O kokuya tutunan tüm nedametlerimi alıp secdeye vardım,Aksanın şemalarında ve yıkadım ruhumun dünyalık kirlerini, pişmanlıkta kavrulmuş göz yaşlarımla. Adeta ilk kez, duanın gerçek sırrına vakıf olmuştum. Umutların tükendiği anda, son çare, bir umut diye vardığım kapının, aslında tek çare, tek umut olduğunu anladım. Anladım, duaya kalmış hayallerin ve hayatların Fatiha’sının okunamayacağını...
Zira açılarının sebeplerinden sıyrılıp, müsebbibe sığınan ve "Rabbim zarar bize dokundu sen merhamet edenlerin en merhametlisisin" diyenin, dua dua, secde secde dirileceğine iman...
Ve hakikat mertebesinde yol alırken, hakikat namına yol almışların ardına düşmek gerek. Haniyye gibi, Sinvar gibi yiğitleri dost edinmek…
Veya bu yiğitlerin ayaklarının bize bıraktığı o mücahid ruhlu tozları takip etmek...
Zira Rabbimiz nicelerine yol arkadaşlarından sebep af ve merhamet etmiştir!
Yiğitler diyarından Haniyye ve Sinvar'a ve dahi dostum Rumeysa Elçi’ye ithafımdır.