Söz&Kalem Dergisi - Yusuf Sincar
İnsanlık tarihi boyunca din mevzusu insanların daima ana gündem maddelerinden biri olmuştur. En temelde dine karşı yaklaşımların üç ana kategoriye ayrıldığını söylemek mümkündür: Kimi toplumlar dini tümden kabul etmiş, kimileri tümden reddetmiş, kimileri de din konusuna tamamen ilgisiz/yargısız kalmıştır. Ancak bu kategori hem niteliksel hem niceliksel olarak hatalı olduğunu söylemek gerekir. Nicelik açısından hatalıdır çünkü üç ana kategori değil, tek kategori vardır. Bu tek kategori ise zorunlu olarak iman etmektir. Öte yandan, nitelik açısından da hatalıdır çünkü toplumlar; inananlar, inanmayanlar ve yargısızlar olarak değil hak dine inananlar ve diğer dinlere inanalar olarak ayrılmaktadır. Öyleyse din karşıtı insanların varlığı nasıl açıklanabilir diye sorulabilir. “Din karşıtı kimi insanların, dinin özünden ziyade dinin ifade ediliş biçimine karşı çıkıyor olması ise kuvvetle muhtemeldir.” Öyleyse tüm insanlar bir dine inanmakta ve her insan doğal olarak kendi dinini hak, diğer dinleri batıl olarak görmektedir.
Bu zeminden hareketle, her insan kendi dinine uygun yaşayanları (dindarları) ahlaklı, diğer dinlere uygun yaşayanları ise ahlaksız olarak görme eğiliminde olmuştur. Örneğin, bir Marksist için ahlaklı insan, marksizmin ilkelerine göre yaşayan insandır. Peki Marksizm nedir?
En basit tabirle Karl Marks’ın ortaya koyduğu fikirlere Marksizm denir. Marksizm’in bir din olduğu iddiasını anlamak için, Marks’ın felsefesinin temel kavramlarını bilmek gerekir. Bu bağlamda her şeyden önce “emek” ve “artık değer” kavramlarından söz edilmelidir. Marks’a göre, bir patron üretilen bir malı 100 liraya satar ve bu 100 liranın 60 lirasını işçilere verir 40 lirasını kendine alırsa; bu 40 liraya “artık değer” denir ve en basit tabirle işçilerin 40 lirası çalınmış ve emekleri sömürülmüş demektir.
Marks’ın bu fikrinin altyapısı, Aristoteles’in “mübadelede denklik” görüşüne dayanır. Her ne kadar Aristoteles bu fikri ekonomik bir kaygı ile değil tamamen ahlaki bir kaygı ile öne sürse de Marks bu fikri ekonomik zeminde ele almıştır. Söz gelimi Aristoteles’e göre, X metası ile Y metası arasında bir değiş-tokuş var ise bu takası sağlayan şey iki şeyin birbiriyle “denk” olmasıdır. Marks, işte bu fikirden hareketle, iki şey arasında eşitliği veya denkliği sağlayan şeyin ne olduğunu soruşturur. Ona göre mübadelede denkliği sağlayan şey veya metaya değerini veren şey “emek” tir. Öyleyse, artık değer yoluyla metaların değerinin düşürülmesi, emeğin sömürülmesidir. Örneğin, 100 liralık bir malın sadece 60 lirası ona emek veren kişilere pay ediliyorsa, mübadelede denklik ilkesince denkliği sağlayan şey emek olduğu için, kaybolan 40 lira sömürülmüş bir emektir. Esas konumuzun daha fazla dışına çıkmamak adına bu anlayışın iktisadi yönüyle daha fazla ilgilenmeyeceğiz. Şimdi, konumuz bağlamında işin nasıl din ve dindarlık konusuna evrildiğine bakalım.
Marks’ı Hegel’den bağımsız düşünmek hatalı olacaktır. Hegel, her şeyden önce bir “gnostik” olarak anılmalıdır. Bunun nedeni şudur: Hegel, her varlıkta belli oranda bir tinin (geist) olduğunu vaaz eder. Tarih ilerledikçe kendilerinde belirli miktarda tin bulunan varlıklar diyalektik bir şekilde birbiriyle ilişkiye girer ve her ilişki sonucunda varlıklardaki tin miktarı artar. Buna tez, antitez, sentez denir. Bu diyalektik ve tin artışı mükemmele (kemâle) doğru olan yolculuktur. Çünkü en nihayetinde varlıklardaki tin kemâle erecektir. Bu anlayış, en basit tabirle bir cennet hayalidir. Hayatın sırrının çözüldüğüne ve hayatın nasıl mükemmelleşeceğine dair beslenen bu inanç; geleceği gördüğünü ve buradan nasıl kurtulacağını bildiğini iddia etmesi bakımından bir iman ve itikat meselesidir. Dolayısıyla bir “din” tasavvuru olarak bir “cennet” vaadidir.
Bu hayali aynı şekilde Marks devralarak o da insanlara bir cennet vadedecektir. Hegel’in diyalektik idealizmini “diyalektik materyalizm” olarak tekrar ele alan Marks, -idealizmi materyalizmle değiştirerek baş aşağı duran Hegel’i ayaklarının üstüne oturttuğunu iddia eder. Marks- toplumların öncelikle avcı-toplayıcı, daha sonra köle toplumu, feodalizm, kapitalizm ve en sonunda mutlak bir şekilde en mükemmel olana ulaştığımız sosyalist ve komünist toplum olarak sınıflandırır. Görüldüğü gibi Marks da Hegel gibi tarih ilerledikçe diyalektik bir zorunlulukla mükemmele doğru gidildiğini vaaz etmektedir. Ancak fark şudur ki Marksizm’in yöntemi diyalektik materyalizm olduğu için kendi yöntemlerine bir “bilimsellik” atfetmektedirler. Çünkü materyal olan zorunlu olarak bilimsel olmak zorundadır. Öyleyse Marksizm’in iddiası şu olacaktır: Bizim vadettiğimiz mükemmel sosyalist toplum, kesin bir biçimde bilimsel olarak gerçekleşecektir. Buna bilimsel materyalizm de denmektedir.
Marks ve Hegel’in bu cennet vaadi zorunlu olarak din olgusuna işaret eder. Bu bağlamda bu hayale iman edenlere de dindar denilebilir. Kimileri bu iddiamızı bir suçlama olarak ele alıp eleştirebilir ve bunun bir dine değil sadece bir ideolojiye işaret ettiğini söyleyebilir. Bizler de bunun bir ideoloji değil de bir din olduğunu, teoloji ile ideoloji arasındaki farkı ortaya koyarak karşı çıkabiliriz.
Söz gelimi, bir ideoloji belirli bir disiplin temelinde kendi konusuna ait bir şeyleri açıklama iddiasında olan sistematik bir fikir yığınıdır. Örneğin, bir hukukçu tıp hakkında konuşabilir ancak bir beyin cerrahına tepeden inme bir şekilde nasıl ameliyat yapılacağını emredemez. Keza bir futbolcu da kendini atom mühendisliğinde değil de sadece futbolda otorite ilan edebilir. Öyleyse, bir meslek veya bir ideoloji eğer tüm mesleklerin veya tüm ideolojilerin üzerinde bir otorite olduğunu iddia ediyorsa, o meslek veya ideoloji artık metafizik bir iddiada bulunmuş olur ve bir iman statüsü kazanır. Bu imanın sistematik biçimine “teoloji” denir. Öyleyse ancak teoloji kendi dışındaki her disiplin ve her alan hakkında hüküm verebilir.
Bu bağlamda, hayatın bütünü hakkında sistematik bir biçimde bir açıklama sunan her ideoloji, artık ideoloji değil, teoloji olmak durumundadır. Karl Marks’ın neden bir din ortaya koyduğunun cevabı işte buradadır. Çünkü hayatın bütününü açıklamaya ve bunun sonunda bir cennet vadetmeye çalışarak teoloji yapmaktadır. Bu bağlamda Marks’ın fikirlerini ifade eden Marksizm de bir din olacak ve Marksistler de bu dinin dindarları olacaktır.