Abdulhakim Çiftçi - Söz&Kalem Dergisi
Bizi gerçekten sevenler, sadece gözlerimizden, bakış ve duruşumuzdan üzgün olduğumuzu anlayabilenlerdir. Bu harikulade sanat seven yüreklerde bulunur ve paha biçilemez değere sahiptir. Bir insanın sükûtundan bir şey anlamayan, kelamından da bir şey anlamaz diyor hikmet sahibi bir zat. Sesin volümü ne kadar çok artarsa aradaki mesafe o kadar uzar. Ne var ki ses tonundan dâhi insanın hüzünlü olduğunu anlayan insan profilinden, kendini ifade edebilmek için binlerce kelime kullanan insan profiline geçmiş bulunuyoruz. Derdimizi anlatabilmek için onlarca cümle kuruyor, konuşmadan tek bir an dahi duramıyoruz.
Susmak için elimize geçen bütün fırsatları kaçırıyor, tabiri caizse dilimizde tüy bırakmıyoruz. Hakikati pespaye olana değiştiğimiz şu sanal çağda, en derinden gelen duyguları dahi bertaraf ediyoruz. Bize sunulan zaman sofrasını öylesine harcıyor, hayatın zorlu dönemeçlerinde askıda kalıyoruz. Öte yandan sessizliğin, bir bakıma insanın başına musallat olduğunu unutuyor, zulmün olduğu yerde sessiz kalarak kirleniyoruz. Susmanın bazen bir duruştan değil bir korkudan geldiğini göz ardı ediyor, korkuyla büyütülen her sessizliğin zulmün gölgesini uzattığını fark edemiyoruz.
İnsanın bazen bir söz söyleyerek değil bir duruş göstererek taraf olduğunu ve tarafsız gibi görünenlerin aslında çoğu zaman zulmün zeminini hazırladığını anlayamıyoruz. İslam’ın, adaletin emrini sadece mahkemelere değil kalplere de verdiğini akledemiyoruz. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır buyruğunu hatırlamıyor, mazlumun yanında yer almamanın zalimin ekmeğine yağ sürdüğünü bilhassa unutuyoruz. Sessizliğin çoğu zaman en güçlü onay olduğunu ve sükutun ikrardan olduğunu bilmiyoruz.
Hakikatin tarafında olmanın; herkes konuşurken değil, herkes susarken konuşabilmek olduğunu anlamıyoruz. Mazlumun sesi olmanın yalnızca cesaret gerektirmediğini, aynı zamanda kulluğun da bir sorumluluğu olduğunu düşünemiyoruz. Kalbin vicdanı kaybettiğinde dilsizliğin ahlâk olmaya başladığını ve dahi zulmün olduğu yerde tarafsızlığın namussuzluk olduğunu hiç mi hiç hatırlamıyoruz. Safını belli etmek için karıncanın yaptığını dâhi yapamıyor, çoğu zaman menfaatimiz uğruna ne şiş yansın ne kebap mantığına bürünüyoruz.
İnsan denen meçhulün ne kadar karmakarışık olduğunu, mikro kozmosun ne denli büyük olduğunu es geçiyoruz. Asıl olanın madde değil mana olduğunu biliyoruz bilmesine ama hayata tatbik konusunda çoktan sınıfta kaldığımızı fark edemiyoruz. Elimizde tuttuğumuzu sandığımız zamanın; avuçlarımızda kayıp giden kum gibi aktığını, bekledikçe esen rüzgarın, sustukça uzayan yolların ve erteledikçe eksilen hayatın bizden bir şeyler çaldığını göremiyoruz.
Zamana bırakmanın çoğu zaman kaderi başkasının eline vermekle eşdeğer olduğunu, kendi sevgini başkasının insafına bırakmayla aynı olduğu bilemiyoruz. Parayla mutlu olmanın, serbest piyasa ekonomilerinin modern insan üzerindeki etkisinin bir yansıması olduğunu, teknofeodalizmin modern derebeylik olduğunu akledemiyoruz.
Sosyal medyada içerik üreten her insanın, para almadan tekno ağalar için mesai harcayan birer işçi olduğunu fark edemiyoruz. Yeni sistemin çalışanı, kölesi gibi farkına varmadan sosyal medyada devasa bir veri alanında, büyük teknolojik oligarklar için saatlerce dijitalde çalışarak ücret almadan yaşıyoruz.