Söz&Kalem Dergisi | Murtaza Çelebi
Bazı şehirler, insanın kalbine taşın ağırlığıyla dokunur. Onların sokaklarında yürürken, geçmiş adeta bir gölge gibi peşine düşer insanın. Her taşta bir dua, her duvarda bir iz, her sessizlikte bir çağrı gizlidir. 3 şehir, 3 tarihi yapı… Her biri başka bir zamandan, başka bir hikâyeden gelir. Ama hepsi aynı yere yani insanlığa dokunur. Taşlara kazınan hatıralar, sadece geçmişi anlatmaz, Aynı zamanda insanın unutmamak için verdiği sessiz bir mücadeleyi de fısıldar. Hep beraber bu mücadelenin fısıltısına kulak vermeye var mısınız?
1) Tunis (Tunus)
Tunus, Kuzey Afrika'nın en eski ve kültürel açıdan zengin başkentlerinden biridir. Akdeniz kıyısında stratejik bir konumda bulunan şehir, tarih boyunca Fenikeliler, Kartacalılar, Romalılar, Araplar ve Osmanlılar gibi birçok medeniyetin etkisi altında kalmıştır. Bu çeşitlilik, Tunus'un mimarisine, kültürüne ve sosyal yapısına derin izler bırakmıştır.
Tunus’un tarihi, Akdeniz’in en eski ve en zengin medeniyetlerinden biri olan Kartaca ile başlar. M.Ö. 9. yüzyılda Fenikeliler tarafından kurulan Kartaca, kısa sürede deniz ticaretinde büyük bir güç haline geldi. Ancak Roma İmparatorluğu ile yapılan üç büyük Pön Savaşı sonunda M.Ö. 146’da yıkıldı ve bölge Roma egemenliğine girdi. Roma döneminde Tunus toprakları, özellikle de Kartaca, önemli bir kültürel ve ticari merkez haline geldi.
Tunus, tarih boyunca önemli bir ticaret ve kültür merkezi olmuş, özellikle İslam medeniyetinin Kuzey Afrika'daki en önemli merkezlerinden biri haline gelmiştir. Şehir, dar sokakları, tarihi medinası, pazarları ve zengin kültürel mirasıyla ziyaretçilerine benzersiz bir deneyim sunar. UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Tunus Medinası, şehrin tarihsel dokusunu koruyan önemli bir alandır.
Zeytuna Camii
Zeytuna Camii, Tunus'un başkenti Tunus'ta bulunan ve 7. yüzyılın sonlarında veya 8. yüzyılın başlarında kurulan, İslam dünyasının en eski ve önemli camilerinden biridir. Cami, MS 864 yılında Ağlebîler döneminde büyük bir yeniden yapılanma geçirmiştir ve günümüzdeki mimari formunu bu dönemde kazanmıştır.
Zeytuna Camii, sadece bir ibadet yeri değil, aynı zamanda İslam dünyasının en eski eğitim kurumlarından biri olan Zeytuna Üniversitesi'nin doğduğu yerdir. Mısır'daki El-Ezher ve Fas'taki Karaviyyin camileriyle birlikte İslam medeniyetinin üç büyük ilim merkezinden biri olarak kabul edilir.
Camii, tarih boyunca birçok kez onarım ve genişletme görmüş, ancak her zaman Tunus'un dini ve kültürel hayatının merkezi olmayı sürdürmüştür. Günümüzde de aktif olarak ibadete açık olan cami hem yerel halk hem de ziyaretçiler için büyük manevi ve kültürel öneme sahiptir.
2) Lefkoşa (Kıbrıs)
Lefkoşa, Kıbrıs Adası'nın başkenti ve en büyük şehridir. Tarihi, antik çağlara kadar uzanan Lefkoşa, Doğu Akdeniz'in stratejik bir kavşağında yer alır ve tarih boyunca birçok medeniyetin etkisi altında kalmıştır. Şehir, Bizans, Lusignan, Venedik, Osmanlı ve İngiliz yönetimleri gibi farklı dönemlerden izler taşır. Lefkoşa, hem Doğu hem Batı kültürlerinin kesişim noktası olarak zengin bir kültürel mirasa sahiptir.
Şehir, özellikle tarihi surları, dar sokakları, pazarları ve dini yapıları ile dikkat çeker. Lefkoşa, Kıbrıs'ın bölünmüş başkenti olarak da bilinir; kuzey kısmı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin başkenti olarak yönetilirken, güney kısmı Kıbrıs Cumhuriyeti'nin başkentidir. Bu durum, şehrin sosyal ve politik yapısını da şekillendirmiştir.
Selimiye Camii (Ayasofya Katedrali)
Lefkoşa’nın kalbinde yer alan bu anıtsal yapı, 13. yüzyılın başlarında, Fransız kökenli Lusignan Krallığı döneminde inşa edilmeye başlandı. İnşaatı 1209 yılında başlatılan katedral, yaklaşık bir asır süren çalışmaların ardından 1326 yılında tamamlandı ve St. Sophia Katedrali adıyla ibadete açıldı. Gotik mimarinin etkileyici örneklerinden biri olan bu yapı, dönemin krallarının taç giyme törenlerine de ev sahipliği yaptı.
Kıbrıs, 1571 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğine girdiğinde, ada genelinde olduğu gibi bu görkemli katedral de yeni bir kimlik kazandı. Osmanlılar, yapıyı camiye dönüştürdü ve adını “Ayasofya Camii” olarak değiştirdi. Bu dönüşüm sırasında yapıya iki minare eklendi, iç mekândaki Hristiyan ikonaları kaldırıldı ve mihrap ile minber yerleştirildi. Böylece yapı, İslam dünyasının ibadetine açıldı ve yüzyıllar boyunca Lefkoşa’nın en büyük camisi olarak hizmet verdi.
Selimiye Camii, 66 metre uzunluğunda ve 21 metre genişliğinde bir iç mekâna sahiptir. Katedralin iç mekânı, ince taş işçiliği, yüksek tavanları ve sivri kemerleriyle Orta Çağ Avrupa’sının ruhunu yansıtır. Uzun dikdörtgen planlı yapının yüksek tonozları ve sivri kemerleri dikkat çeker. Yapıda taş ve tuğla kullanılmış, dış cephede ise Gotik süslemeler ve detaylar korunmuştur. Renkli vitray pencereler, Gotik mimarinin önemli bir parçası olarak yapının estetik değerini artırır. Aynı anda yaklaşık 2500 kişiyi ağırlayabilecek büyüklüktedir.
Günümüzde Selimiye Camii, hem ibadet yeri olarak aktif kullanılmakta hem de tarihi ve mimari değeri nedeniyle turistlerin ilgisini çekmektedir. UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'nde yer alan yapı, Lefkoşa'nın kültürel mirasının korunmasında önemli bir yer tutar.
3) Belgrad (Sırbistan)
Belgrad, Sırbistan'ın başkenti ve en büyük şehridir. Avrupa'nın Balkanlar bölgesinde, Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği stratejik bir noktada yer alır. Tarihi MÖ 279 yılına kadar uzanan Belgrad, birçok medeniyetin egemenliği altında kalmış, Roma, Bizans, Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi farklı kültürlerin izlerini taşır. Bu zengin tarih, şehrin mimarisine, kültürüne ve sosyal yapısına derin bir etki yapmıştır.
Belgrad, tarih boyunca önemli bir askeri ve ticari merkez olmuş, birçok kez kuşatılmış ve yeniden inşa edilmiştir. Şehir hem tarihi yapıları hem de modern yaşamıyla Balkanlar'ın kültürel ve ekonomik merkezlerinden biridir. Kalemegdan Parkı ve çevresindeki tarihi alanlar, Belgrad'ın tarihini ve doğal güzelliklerini bir arada sunar.
Kalemegdan Kalesi
Kalemegdan Kalesi, Belgrad'ın en ikonik yapılarından biridir ve şehrin tarihi çekirdeğini oluşturur. Kale, Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği yüksek bir tepede konumlanmıştır ve stratejik savunma amacıyla MÖ 279 yılında Doğu Roma İmparatoru I. Justinianus tarafından inşa edilmiştir. Romalılar tarafından savunma amaçlı bir garnizon olarak inşa edilen kale, zamanla Bizanslılar, Bulgarlar, Macarlar ve Osmanlılar gibi farklı medeniyetlerin kontrolüne girmiştir. Her bir dönem, kaleye yeni yapılar ve işlevler kazandırmıştır.
Orta Çağ boyunca kale, Belgrad’ın en önemli savunma noktasıydı. Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği yüksek bir tepeye kurulu olması, ona hem askeri hem de ticari açıdan büyük avantaj sağlıyordu. 15. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgeyi fethetmesiyle birlikte kale, “Kalemeydan” adıyla anılmaya başlandı. Bu isim, Türkçe “kale” ve “meydan” kelimelerinin birleşiminden türemiştir. Osmanlılar, bu alanı askeri talim, teftiş ve toplanma yeri olarak kullanmış; aynı zamanda camiler, çeşmeler ve diğer yapılarla bölgeyi yeniden şekillendirmiştir.
Kale, dikdörtgen planlı olup, doğal bir tepe üzerinde yer alır. Bu konum, savunma açısından büyük avantaj sağlar ve nehirlerin birleşim noktası manzarası sunar. Kale, dikdörtgen planlı olup, doğal bir tepe üzerinde yer alır. Kalede surlar, kuleler, hendekler ve kapılar bulunur. Bu yapılar, kale savunmasının temel unsurlarıdır. Özellikle Osmanlı döneminde güçlendirilmiş ve genişletilmiştir.