Söz&Kalem Dergisi | Said Gündüz
Zulmü unutmamak, yalnızca geçmişte yaşanan acıları hatırlamak değildir. Zulmü unutmamak; insanın, bugün yaşanan haksızlıklar karşısında kendi vicdanına dönüp “Ben ne yapabilirim?” sorusunu sorabilmesidir. Çünkü unutmak, yalnızca yaşanan bir zulmün hafızadan silinmesi demek değildir. Bazen unutmak, görüp de görmemek, duyup da susmak, bildiği halde sorumluluk almamaktır. Oysa zulmün karşısında insan kalabilmenin ilk şartı, acıyı hatırlamak ve başkasının yaşadığı haksızlığı kendi meselesi olarak görebilmektir. İslam’ın bireye kazandırdığı en insani duygulardan birisi de bu vicdani hissiyattın hassaslaşmasıdır.
Bugün dünyanın farklı yerlerinde ekseriyeti Müslümanlar olmak üzere insanlar; savaşların, işgallerin, ayrımcılığın, yoksulluğun ve haksız şiddete duçar olmaktadır. Ekranlarımızdan gördüğümüz her görüntü, birkaç saniye sonra başka bir haberin arasında kaybolabiliyor. Acıların hızla tüketildiği, gündemlerin sürekli değiştiği bir çağda yaşıyoruz. Tam da bu nedenle “unutmamak” başlı başına bir sorumluluk hâline geliyor. Çünkü bir insanın acısı, gündemden düştüğü için sona ermez. Bununla birlikte özellikle emperyalist ve siyonistlerin mezalimleri, ağır medya sansüründen ötürü medyaya da tam verilmemektedir. Yani bizim birkaç dakika ekranlarda gördüklerimiz, maalesef asıl yaşananların sadece küçük bir aktarımıdır.
Peki zulüm devam ederken biz ne yapabiliriz?
Öncelikle unutmayabiliriz. Yaşananları takip edebilir, doğru kaynaklardan bilgi edinebilir ve gerçeğin üzerinin örtülmesine izin vermeyebiliriz. Bilgi çağında yaşadığımız hâlde yanlış bilgiye, manipülasyona ve duyarsızlığa da aynı ölçüde maruz kalıyoruz. Bu nedenle paylaşmadan önce doğrulamak, duyduğumuzu araştırmak ve yaşananları bağlamından koparmadan anlamaya çalışmak önemlidir. Bazen bir hakikati doğru biçimde aktarmak bile sessizliğin karşısında atılmış değerli bir adımdır. Çünkü siyonist destekli küresel basın kuruluşları, yaşanan olayları oldukça çarpıtmaktadır. Bu konuda oldukça dikkatli olmalı, İslam’ı ve Müslümanları hakiki manada dert edinen basın ve yayın kuruluşlarını takip etmeliyiz. Bu noktada Şehid Malcolm X’in bu uyarısı, oldukça yerindedir: ‘’Eğer dikkat etmezseniz medya, mazlumlardan nefret etmenize ve zalimleri sevmenize sebep olur.’’
İkinci olarak sesimizi kullanabiliriz. Zulme karşı çıkmak yalnızca büyük meydanlarda konuşmakla mümkün değildir. Bir yazı yazmak, bir farkındalık çalışmasına destek olmak, çevremizdeki insanlarla konuşmak, doğru bilgiyi yaymak ve haksızlığı normalleştiren söylemlere itiraz etmek de birer eylemdir. Elbette tek bir insanın sesi dünyayı bir anda değiştirmeyebilir. Fakat tarih bize, büyük değişimlerin çoğu zaman küçük ama kararlı seslerin birleşmesiyle başladığını gösteriyor. Ayrıca bilmeliyiz ki Allah’ın yardımı, samimi Müslümanlar ile birliktedir. Yani bizim sesimiz, bize göre kısık ve yetersiz olsa da, Rabbimizin o sesi bereketlendirip kulağı hakikate meyilli bir çok kişiye duyurabilir.
Üçüncü olarak maddi dayanışmayı büyütebiliriz. Zulüm altında inleyen kardeşlerimizin yalnız olmadığını hissetmesi ve maddi ihtiyaçlarının giderilmesi gerekmektedir. Güvenilir yardım kuruluşları aracılığıyla Gazze, Yemen, Afganistan, Lübnan, Suriye gibi mazlum coğrafyalardaki kardeşlerimize maddi olarak destek olmak, sahip olduğumuz imkânları paylaşmak, dayanışmanın somut biçimleridir. Çünkü umut, yalnızca güzel sözlerle değil; somut ve maddi yardımlaşma ile de yapılmalı.
Fakat bütün bunları yaparken bir başka tehlikeye de dikkat etmeliyiz: Acıya alışmak. Sürekli kötü haber görmek zamanla insanı duyarsızlaştırabilir. İlk gün bizi derinden sarsan bir görüntü, haftalar sonra yalnızca ekranda birkaç saniye durduğumuz bir habere dönüşebilir. Bu nedenle vicdanımızı canlı tutmak zorundayız. Ancak vicdanı canlı tutmak, sürekli öfke içinde yaşamak anlamına gelmez. Aksine, öfkemizi adalete, üzüntümüzü dayanışmaya, çaresizlik duygumuzu ise sorumluluğa dönüştürebilmektir.
Umudu korumak da burada önem kazanır. Umut, zulmün olmadığına inanmak değildir. Umut, zulüm varken bile adaletin mümkün olduğuna inanarak hareket etmektir. Karanlığı inkar etmek değil, karanlığın içinde bir ışık yakmaya çalışmaktır. Bazen bu ışık büyük bir yardım kampanyasıdır; bazen bir çocuğun eğitimine verilen destektir; bazen haksızlığa uğrayan birinin yanında durmaktır. Zulmü unutmamak, geçmişin acılarını geleceğin vicdanına taşımaktır. Çünkü bugün yaşananları hatırlayan toplumlar, yarının adaletini kurma ihtimalini de güçlendirir. Bizim görevimiz dünyanın bütün acılarını tek başımıza sona erdirmek değildir. Ancak kendi payımıza düşen sorumluluktan kaçmamaktır.
Zulmü unutmamak, insanı yalnızca geçmişe bağlamaz. Aksine, daha adil bir geleceğe doğru yürümeye çağırır. Çünkü bugün susmadığımız, bugün hatırladığımız ve bugün dayanışmayı seçtiğimiz her an, yarının dünyasına bırakacağımız bir penceredir.
Son olarak, zulüm devam ederken yapabileceğimiz en önemli şeylerden biri, insanlığımızdan vazgeçmemektir. Unutmamak, görmek, konuşmak, dayanışmak ve umudu diri tutmak… Belki de “umuda doğru” atacağımız en gerçek adımlar bunlardır. Ve Rabbimizin mukaddes kitabında, Hz. Yakup’un diliyle şöyle vahyettiğini unutmamamız gerekmektedir: ‘’Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez.’’ (Yusuf, 87)