Söz&Kalem Dergisi - Betül Yapıcıoğlu
Rabbimizin üzerimizdeki nimetleri saymakla bitmez. Gözümüzü nereye çevirip baksak, ne yaşarsak yaşasak, hepsinin arkasında sırlarını bilmediğimiz nice hikmetler ve hayırlar vardır. Vakit de çoğu zaman değerini idrak edemediğimiz Rabbimizin en büyük lütuflarından biridir. Her yeni gün, her saat, her an bize bahşedilmiş tertemiz bir sayfa gibidir. Güneşin batmasıyla biten gün; tüm yorgunluğumuzu, hüzünlerimizi, sevinçlerimizi de alıp giderken her yeni sabah bize yepyeni güzelliklerle gelir.
Güneşin doğmaya başladığı vakit, yani seher vakti ve sabah namazından sonraki vakitler bize bahşedilen o tertemiz güne yön veren vakitlerdir. Tüm kainatla birlikte insan da uyanır. İnsan vücudundaki bütün hormonlar yeniden salgılanır, gece boyu dinlenmiş beden kendini Bismillah diyerek güne hazırlar. Bedenle birlikte ruh da uyanır. Belki de ruhumuzun en uyanık, en dinç olduğu vakitler aslında bu vakitlerdir. Dünyalık bütün meşgalelerden uzak, bütün sesler susmuş, bütün kâinat durmuş, sadece biz ve Rabbimiz varmışız gibi hissedilir. Bu anlara sadece cıvıltılarıyla kâinatın Rabbini zikreden kuşlar eşlik eder.
Bu vakitlerde uyanık kalmak, bedenimiz ve ruhumuza şifadır. Aynı zamanda kâinatın salât ve selâm eylediği Resulallah’ın sünnetine de ittibadır. Her işi hikmetli olan Efendimiz (sav) seher vakitlerini ibadet ve istiğfarla geçirir ve sabah namazından sonra uyumamayı tavsiye ederdi. Bu vakitlerin değeri ve bereketini Efendimiz (sav) birçok kez ifade etmiş ve bereket duasında bulunmuştur: “Rabbimiz her gece, gecenin son üçte biri kaldığı sırada dünya semâsına nüzûl eder ve şöyle buyurur: “Bana duâ eden var mı, duâsına icâbet edeyim? İstediğini vereyim. Bana istiğfar eden var mı, onu mağfiret edeyim?” (Buhârî, Teheccüd, 14)
“Evet, Rabbin kula en yakın olduğu vakit, gecenin son kısmının ortasıdır. Eğer o saatte Allâh’ı zikreden kimselerden olmaya gücün yeterse bunu yap! Çünkü namaz (o saatte) meşhûddur (melekler o esnâda hazır bulunup şâhitlik ederler).” buyurdu. (Nesâî, Mevâkîtü’s-Salât, 35)
Bu vakitlerin kıymeti, ayetlerde de belirtilmiş olup ibadetle geçirenlerin hali ve kazançları şöyle zikredilmiştir: "Şüphesiz ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği sevabı almış olarak cennet bahçelerinde ve pınar başlarında bulunacaklardır. Çünkü onlar bundan önce iyilik yapıyorlardı. Onlar geceleyin pek az uyurlardı. Onlar seher vakitlerinde Allah’tan bağışlanma dilerlerdi." (Zâriyât, 51/15-18)
"Allah’ın rızası ve cennet nimetleri sabredenlerin, doğruluktan şaşmayanların, huzurda boyun bükenlerin, hayra harcayanların ve seher vakitlerinde istiğfar edip yalvaranlarındır." (Âl-i İmrân, 3/17)
Sadece bu ayet ve hadislerden bile bu vakitleri uyuyarak geçirdiğimizde ne kadar büyük bir nimeti kaçırdığımız anlaşılır. Geceleri malayani işlerle uğraşıp bu vakitlerde ruhumuzu ibadet, dua ve istiğfardan mahrum bırakarak kendimize en büyük kötülüğü işliyormuşuz meğer. Gün boyu bedenimizi doyururken ruhumuzu aç bırakıyormuşuz. Halbuki, örneğin uçağa yetişmek gibi önemli bir işimiz olsa, erken uyanıp uçağa yetişebilmek için tüm tedbirlerimiz alırız, değil mi? Bu kadar mı kıymetsiz acaba dünyamızın ve ahiretimizin akıbeti? Bir idrak edebilsek keşke sabahın erken vakitlerinin hem ahiretimizi hem dünyamızı kurtarmaya birer vesile olduğunu…
O halde bize düşen ilk önce niyetimizi alıp seher vakitlerini elimizden geldiğince uyanık halde dua ve istiğfar ile geçirmektir. Belki ilk etapta zor gelir her gece bunu yapmak; ancak mesele adım atmak, atabilmektir. Gücümüz yettiğince derdimiz bu vakitleri ayakta geçirmek olmalıdır. Keza sabah namazı vaktinden sonra da uyumamak bir Müslümanın derdi olmalıdır.
Yazımızı, merhum şair Yunus Emre’nin bir beyti ile noktalayalım:
‘’İşit sözümü ey gâfil, tanla seher vaktinde dur
Öyle buyurmuş ol kâmil, tanla seher vaktinde dur
Yatanların yatlı hâli, hiç nesneye ermez eli
Seher eser rahmet yeli, tanla seher vaktinde dur’’