Söz&Kalem Dergisi | Sümeyye Yılmaz
"Size ne oluyor da Allah yolunda ve 'Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan şu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı gönder' diye yalvarıp duran çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda mücadele etmiyorsunuz?" (Nisâ,4/75)
İslam nazarında zulüm, yalnızca hukuki bir ihlal veya siyasi bir problem değildir; kul hakkını, adalet-i ilahiyeyi ve insanın hilafet sorumluluğunu ilgilendiren ağır bir günahtır. Kur'ân-ı Kerîm'in zulüm kavramını ısrarla gündeme getirmesi, meselenin Müslümanın şahsi hayatıyla sınırlı olmadığını gösterir. Zulme rıza göstermek, mazlumun feryadını duymazdan gelmek ve haksızlığı sıradanlaştırmak, müminin vicdan dünyasında ciddi bir yara meydana getirir. Bu sebeple Keşmir'de, Afganistan'da, Sudan'da ve Moro'da yaşanan zulümleri hatırlamak, yalnızca siyasî bir duyarlılık değil; uhuvvet-i İslâmiye, emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker, merhamet ve nusret-i mazlum gibi temel dinî sorumlulukların bir gereğidir.
Rabbimiz Kur'ân-ı Kerîm'de, "Allah zalimleri sevmez." (Âl-i İmrân, 3/57) buyurur. Zulüm, Allah'ın razı olmadığı bir fiildir ve mazlumun hakkı, zalimin gücüyle ortadan kalkmaz. Dünyada hiçbir mahkeme görmese, hiçbir insan şahit olmasa dahi Allah Teâlâ her şeyi görür ve bilir. Bu sebeple mümin için zulmün karşısında durmak, insanların alkışından veya kınamasından bağımsız bir kulluk ve vicdan meselesidir.
Resûlullah (sav) şöyle buyurur: "Müslüman, Müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz ve onu küçük görmez." Bu hadis, uhuvvet-i İslâmiyenin yalnızca dilde söylenen bir kardeşlik olmadığını gösterir. Kardeşlik; mazlumun yanında durmak, onun hukukunu gözetmek, derdiyle dertlenmek ve imkân nispetinde yardımına koşmaktır. Bir Müslümanın dünyanın öteki ucunda yaşaması, onun bizim için yabancı olduğu anlamına gelmez. Aynı kıbleye yönelmek ve aynı Peygamber'e (sav) ümmet olmak, aramızda büyük bir kardeşlik bağı meydana getirir.
Bugün Keşmir'i, Afganistan'ı, Sudan'ı ve Moro'yu hatırlamak, yalnızca siyasi bir gündem meselesi değildir. Bu isimlerin ardında mazlumlar, muhacirler, yetimler, dul kadınlar, kayıp yakınları ve yarım kalmış hayatlar vardır. Bir annenin evladını toprağa vermesi, bir çocuğun babasız büyümesi, bir ailenin evini terk ederek muhacir hâline gelmesi, bizim için uzak bir coğrafyada gerçekleştiği için değerini kaybetmez.
İslam, müminlere yalnızca kendi acılarını düşünmeyi öğretmez. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır." (Mâide, 5/8) Bu ayet bize önemli bir ölçü verir: Müminin tarafı zulmün değil, hakkın tarafıdır. Mazlumun kim olduğuna bakmadan önce onun mazlum olduğunu görmek gerekir. Çünkü İslam'ın adalet anlayışı kavmiyet, ırk, dil veya coğrafya ile sınırlı değildir. Bir insanın hakkı çiğneniyorsa, onun kimliğini sorgulamak zulmü değiştirmez.
Dünyanın farklı bölgelerinde çocuklar korkuyla uyuyor, anneler evlatlarının yolunu gözlüyor, babalar ailelerini koruyabilmek için yurtlarını terk ediyor. Kimi muhacir, kimi yetim, kimi esir, kimi ise yıllardır kayıp bir yakınının haberini bekliyor. Bizim için uzak görünen bu acılar, onlar için hayatın kendisi.
Fakat müminin kalbi, başkasının acısını kendisinden tamamen ayrı görmemelidir. Çünkü rahmet, müminin ahlakının temelidir. Resûlullah (sav) müminlerin birbirlerine olan merhametini tek bir bedenin uzuvlarına benzetmiştir. Bir uzuv acı çektiğinde diğerlerinin de bundan etkilenmesi gibi, ümmetin herhangi bir yerindeki mazlumiyet de müminin kalbinde bir karşılık bulmalıdır.
Belki elimizde savaşları durduracak bir güç yoktur. Belki bir esirin zincirini kıracak, bir yetimin babasını geri getirecek veya yıkılmış bir evi yeniden kuracak imkâna sahip değiliz. Fakat dua edebiliriz, infak edebiliriz, sadaka verebiliriz, hakikate şahitlik edebilir ve mazlumun yanında olduğumuzu gösterebiliriz. Herkesin imkânı farklıdır; fakat hiçbir müminin vicdanı tamamen imkânsız değildir.
Resûlullah (sav) kötülük karşısında tavrımızı şöyle bildirir: "Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin." Bu hadis, müminin zulme karşı tavrının pasif bir seyirden ibaret olamayacağını gösterir. Gücümüz nispetinde elimizle, dilimizle veya hiç olmazsa kalbimizle zulme karşı durmak gerekir.
Bu yüzden Keşmir'i unutmayalım. Afganistan'ı unutmayalım. Sudan'ı unutmayalım. Moro'yu unutmayalım. Dünyanın neresinde bir mazlum varsa onu unutmayalım. Çünkü ümmetin hafızası sadece zaferlerden değil, mazlumların gözyaşlarından da oluşur. Nitekim zulüm gündemden düşebilir; fakat kul hakkı Allah katında gündemden düşmez. İnsanlar unutabilir; fakat Rabbimiz unutmaz. Bir mazlumun dünyada duyulmayan duası, semaya yükseldiğinde artık hiçbir sınırla karşılaşmaz.
Öyleyse bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Mazlumların feryadı karşısında kalbimiz hâlâ titriyor mu?
Eğer titriyorsa, vicdanımız hâlâ hayattadır