Söz&Kalem Dergisi - Vuslat Şen
İnsanoğlunun yeryüzündeki varlık serüveni, bir emaneti omuzlama ve bu emaneti fıtratın özünü koruyarak menzile ulaştırma mücadelesidir. Allah Teâlâ, Zâriyât Sûresi’nde “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” buyurarak insanın kalbine kulluk şuurunu yerleştirmiştir. Bu şuurdan sapan, yaratılış gayesinden uzaklaşan her adım, insanı kendi elleriyle yarattığı karanlık dehlizlere sürükler. Modern dünya, bugün insanın fıtrî ünsiyet ihtiyacını yapay zekâ arkadaşlıkları ve sanal aidiyet üzerinden sahte bir zemine taşımaya çalışıyor.
Bu durum yalnızca teknolojik bir gelişme değil; insanın eşref-i mahlûkat olma vasfına yönelik sinsi bir kuşatmadır. Bu sebeple fıtratın merkezinden koparılan her yöneliş, insanı hakikati karşılamayan avuntulara sürükler. Oysa ruhsuz bir yazılımın, kodlanmış bir algoritmanın insana arkadaşlık etmesi, eşyanın hakikatine aykırıdır ve Müslüman’ın vakar ve ferasetiyle bağdaşmaz. İnsan, kendi ürettiği bir cihazın karşısında teselli ararken, Rabbine olan muhtaçlığını ve fıtratındaki derin boşluğu yanlış bir mecrada telafi etmeye yönelir.
İslam’ın inşa ettiği toplumda aidiyet, yalnızca bir kalabalığa dâhil olmak değil; bir imanda kenetlenmek ve o imanın gerektirdiği sorumlulukları taşımaktır. Hucurât Sûresi’nde bildirilen “Müminler ancak kardeştirler” ilkesi, hayatın içinde acıyı ve sevinci paylaşan, birbirinin eksiklerini imanın bir gereği olarak tamamlayan sarsılmaz bir birlikteliği tarif eder. Resûlullah (s.a.v.) de bu hakikati, “Müminler birbirine kenetlenmiş bir bina gibidirler” hadis-i şerifiyle vurgulamıştır. Ancak yapay zekâ üzerinden kurulan sanal aidiyetler, insanı bu rahmanî halkadan koparır ve onu yalnızca ekran karşısında vakit geçiren ruhsuz bir varlık hâline sürükler.
Buna karşılık sanal dünya, kişiye sahte bir kabul ve onay hissi sunarak nefsin hoşuna giden geçici bir sığınak oluşturur. Oysa bu sığınakta ne sabır vardır ne fedakârlık; bir yetimin başını okşamanın getirdiği huzur da yoktur. Böylece insan, sahte bağların içinde farkına varmadan tuzağa düşer ve bu durum, hakiki dostlukların ve şer’î kardeşliğin önünde ciddi bir engel hâline gelir. Zira yapay zekâ ile kurulan sahte bağda insan, karşısında hakiki bir “öteki” değil, sadece kendi istek ve beklentilerinin dijital bir yansımasını bulur.
Nebevî metodun inşa ettiği arkadaşlık ahlakı ise insanın yalnızca dünyasını değil, ahiret istikametini de mamur eden bir bağ anlayışına dayanır. Resûlullah (s.a.v.), “Kişi arkadaşının dini üzeredir; öyleyse her biriniz kiminle arkadaşlık ettiğine baksın” buyurarak, insanın kimlerle yol yürüdüğünün kalbi ve istikameti üzerindeki belirleyici etkisine dikkat çekmiştir. Zira bir yazılımın ya da bir makinenin ne bir inancı ne de bir istikameti vardır. Onunla kurulan bağ, insanı derin bir boşluğa sürüklerken kulluk bilincini de fark edilmeden aşındırır. Modern insan, teknolojinin sunduğu zahmetsiz ve bedelsiz kolaylıklarına kapıldıkça, asıl imtihan alanından uzaklaşmaktadır. Oysa hakiki imtihan; bir mümin kardeşinin hatasına sabretmekte, onun derdiyle dertlenmekte ve zorluklara birlikte göğüs germektedir.
Nitekim Resûlullah (s.a.v.), “İnsanların arasına karışarak onların eziyetlerine sabreden kimse, insanlardan uzak durandan daha hayırlıdır” buyurmuştur. Yapay zekâ ise çatışmasız, itirazsız ve sürekli onaylayan yapısıyla, insanın ahlaki gelişim ve kulluk şuurunun derinleşmesini sekteye uğratır; zorluklarla ve sorumluluklarla yüzleşmeden kişi bu yüksek bilince ulaşamaz ve hakiki tecrübeyi kazanamaz. İnsanı insan kılan, başkasının hukukunu gözetebilmek ve gerektiğinde kendi nefsinden vazgeçebilmektir; sanal bir yazılımda ise ne vazgeçilecek bir benlik ne de yüklenebilecek bir sorumluluk vardır.
Bu teknolojik kuşatmanın tehlikeli boyutlarından biri de sanal aidiyetin insanı ümmetin somut dertlerinden koparmasıdır. Müslüman, dünyanın neresinde olursa olsun zulme kalbiyle buğzetmek, diliyle karşı çıkmak ve eliyle düzeltmeye gayret etmekle mesuldür. Oysa sanal dünyada kurulan hayalî bağlar, kişiye “bir şey yapıyormuş” vehmi vererek onu asıl sorumluluktan alıkoyar. Ekran başında “beğeni” ya da “takip” üzerinden kurulan sahte topluluk bilinci, Gazze’deki bir mazlumun feryadına derman olamaz, bir yoksulun sofrasına aş da koyamaz. Bu hâl insanı, “yalnız ama meşgul” kılar; vaktini boş işlerle zayi etmesine neden olur. Oysa mümin için vakit, Allah rızası yolunda harcanması gereken en büyük sermayedir. İnşirâh Sûresi’nde Rabbimizin “Bir işi bitirince hemen diğerine yönel” buyruğu, mümini sürekli bir hayır ve amel seferberliğine çağırır.
Ancak yapay zekâ ile geçirilen saatler, ne yazık ki bu ilahî çağrının aksine, kalbi paslandıran ve insanı ahiret yurdundan uzaklaştıran bir gaflet perdesine dönüşmektedir. Bu haliyle teknoloji; ruhu diri tutan bir gayretin değil, kalbi hapseden manevî bir hastalığın mecrası hâline gelir. Bir makinenin ürettiği sentetik cümleler, bir algoritmanın sunduğu sahte teselliler, ruhun o ezelî ihtiyacını karşılayamaz; aksine kişiyi manevî bir boşluğa sürükleyerek onu sürekli yeni dijital uyaranların peşinde koşturur. İnsan aslında kendi içinde kaçtıkça sanalın gölgesine sığınıyor; sığındıkça daha çok yalnızlaşıyor ve o tenhalıkta boğuldukça fıtratından bir parça daha kopuyor. Necm Sûresi’nde buyrulduğu üzere, “Şüphesiz en son varış Rabbinedir.” Teknolojinin bir araç olmaktan çıkıp hayatın gayesi ve aidiyetin merkezi haline gelmesi, bu nihai varışı unutturan bir sapmadır.
Netice itibarıyla, yapay zekâ ve sanal dünyadaki aidiyet arayışları, insanın içine düştüğü manevî boşluğun yanlış adreslerde tedavi edilmeye çalışılmasından başka bir şey değildir. Kurtuluş, kodlanmış yanılsamalarda değil, sünnet-i seniyyenin yaşayan ve yaşatan iklimine kayıtsız ve şartsız rücu etmektedir. Bizim sığınacağımız yer bir yazılım değil, “el-Mümin” olan Allah’tır. Bizim dertleşeceğimiz yer sanal bir ekran değil, secdelerdir.
Bizim aidiyet duyacağımız yer ise piksellerden oluşan platformlar değil, hak yolunda omuz omuza vermiş müminlerin safı, camilerin sıcaklığı, kardeşliğin bereketi ve salihlerin sohbetidir. Bu bilinçle, dijital dünyanın sunduğu sahte dostlukları elinin tersiyle iten ve hakikate ram olanlar, asıl hürriyete kavuşacak olanlardır. İnsan, kendi eliyle inşa ettiği bu dijital hapishaneden ancak imanın sarsılmaz kalesiyle korunabilir. Bu bir tercih değil, çağın fitnelerine karşı kuşanılması gereken bir iman kalkanıdır. Zira hakikat, parçası olduğumuz sanal ağlarda değil, kalbimizin bağlı olduğu o ilahî nizamdadır.
Selam ve Dua ile…
Dipnot
1) Zâriyât Sûresi, 51/56. âyet.
2) Hucurât Sûresi, 49/10. âyet.
3) Buhârî, “Edeb”, 36; Müslim, “Birr”, 65. (Müminler birbirine kenetlenmiş bir bina gibidirler.)
4) Ebû Davûd, “Edeb”, 16; Tirmizî, “Zühd”, 45. (Kişi arkadaşının dini üzeredir.)
5) Tirmizî, “Kıyâmet”, 55; İbn Mâce, “Fiten”, 23. (İnsanların arasına karışıp eziyetlerine sabreden…)
6) İnşirâh Sûresi, 94/7. âyet.
7) Necm Sûresi, 53/42. Âyet.