Söz&Kalem Dergisi - Merve Ödemiş
Bir zamanlar güzellik, hakikatin suretiydi. Güzel olan, insanın ruhunu Allah’ın “Cemîl” ismine yaklaştırır; zarafet, temizlik ve dengeyle iç içe anılırdı. Bugünse “çirkinlik” bir kimlik beyanı, bir özgürlük göstergesi hâline geldi. Postmodern dünyanın ironik aynasında, yamuk çizgilerle, yırtık kumaşlarla, gürültülü melodilerle kendini ifade eden bir nesil var karşımızda. Artık kimse “güzel” görünmeye çalışmıyor; çünkü güzellik, sanki bir “maske” gibi algılanıyor. Oysa hakikatte maskeyi takan, çirkinliğin samimiyet zannına sığınan insandır.
Gucci’nin asimetriyle övünen defilelerinde, sivri köşeli koltuklarda, estetikle alay eden sanat galerilerinde ortak bir duygu dolaşıyor: isyan. Fakat bu isyan kime? Güzelliğe mi, düzene mi, Allah’ın “latif” esmasına mı? Modern insan, çirkinliği seçerken aslında bir yorgunluk, bir kopuş yaşıyor. Çünkü güzeli savunmak artık “modası geçmiş” bir çaba gibi görülüyor. Belki de asıl mesele şu: Kötü zevk artık zekice sayılıyor; düzen bozanlar özgür, zarif olanlar sıkıcı. Zevk-i selim yerini “zevk-i serkeş”e bırakıyor. Ama biz, “Allah güzeldir, güzelliği sever” hadisini unuttuğumuzda, sadece estetik bir yargıyı değil, bir iman hakikatini de kaybediyoruz.
Modern çağ, güzelliği bir erdem olmaktan çıkarıp, pazarlanabilir bir vitrin malzemesine dönüştürdü. Artık estetik; hakikatin değil, manipülasyonun hizmetinde. Güzellik ölçüsüz bir taklide, çirkinlik ise şaşırtıcı bir meşruiyete kavuştu. Bir zamanlar sanatın görevi güzeli yüceltmek, ruhu arındırmaktı; bugünse sanat, çirkinliğe anlam kazandırmanın peşinde. Postmodern kültür, kusuru kutsallaştırdı. Deforme yüzler, anlamsız mimikler, rahatsız eden ve ahenkten uzak anlamsız sesler “özgünlük” etiketiyle alkışlanıyor. Labubu gibi grotesk figürler -çirkinliği bilinçli bir biçimde estetize eden bu dijital ikonlar- tam da bu çağın ruhunu özetliyor. Korkunç görünene “sevimli”, rahatsız edene “yenilikçi”, ölçüsüz olana “cesur” deniyor. Böylece estetik yargı altüst edildi: Çirkin, “samimi”; güzel, “yapay” sayılmaya başlandı. Bu tersine dönüş, yalnızca bir beğeni meselesi değil; fıtrî duyarlığın sistemli biçimde köreltilmesidir.
Modern insan, artık güzelliği değil, şok edeni arıyor. Çünkü gürültüye alışmış bir kulak sessizliğe tahammül edemiyor. Yıllarca maruz kaldığı sayısız farklı uyaranın yükselttiği eşiğe ulaşmak artık neredeyse imkansız. Tıpkı ışığa boğulmuş gözün karanlıkta görmeyi unutması gibi, kalpler de çirkinliğin sürekli teşhirine maruz kaldıkça güzelliği ayırt edemez hâle geliyor. Estetik, ruhu incelten bir terbiye olmaktan çıktı; dikkat çekmenin stratejisine dönüştü. Bir tablo, bir müzik, bir insan ya da bir fikir artık “güzel” olduğu için değil, konuşulduğu için değerli sayılıyor. Bu yüzden çağımızın en büyük ironisi şudur: İnsan, dikkat çekmek ve beğenilmek uğruna kendini bile çirkinleştirmeye razı.
Necip Fazıl’ın “Bozulmuş bir çağın insanıyım; güzelliğe hasret, hakikate susamış” sözü, bugün her zamankinden daha hakikatli bir yankı taşıyor. Çünkü çirkinlik artık sadece sanatta ya da görünüşte değil; ahlakta, ilişkilerde, dilde ve düşüncede hüküm sürüyor. Kaba üslup, hoyrat davranış, süfli mizah “doğallık” kılıfıyla meşrulaştırılıyor. İnsanın zarafeti, “yapay”; edebi, “gerçeklikten uzak” sayılıyor. Oysa edep, insanın iç estetiğidir; güzelliğin kalpteki karşılığıdır. Edep yıkıldığında, estetik de çöker.
Müslüman genç, bu çağın gürültüsü içinde latif olana tutunmakla yükümlüdür. Çünkü İslam estetiği yalnızca biçimle değil, anlamla ilgilidir. Bir Müslüman’ın güzelliği, yüzünün simetrisinde değil; davranışının ahengindedir. Bakışta merhamet, sözde nezaket, yaşayışta sadelik, düşüncede ihtişam… Bunların her biri “Allah güzeldir, güzelliği sever” hadisinin yaşayan delilidir.
Bugün Labubu’lar, yapay “anti-kahramanlar” ya da gürültüyü sanat sayan akımlar popüler olabilir. Ama unutmamak gerekir ki, çirkinlik kalıcı değildir; çünkü kökü fıtratta yoktur. İnsanın derininde güzeli arayan bir vicdan hep vardır. Ve o vicdan, her şeye rağmen bir gülün sessiz zarafetini, bir duanın sükût içindeki güzelliğini tanır. Latif olanı unutan çağ, bir süre sonra kendi çirkinliğinde boğulacaktır. Çünkü Allah’ın düzeni, estetikte de adaleti ister: Her şey yerli yerinde, ölçüsünde ve zarafetindedir. Gerçek zarafet, yalnızca görünüşün inceliğinde değil; düşüncenin, duygunun ve davranışın tutarlılığındadır. Zarif insan, güzelliği bir iddia olarak değil, bir hal olarak taşır. Çünkü güzellik, kalbin huzurundan beslenir; huzur ise hakikatin bilgisine dayanır. Hakikati kaybeden insan, estetiği de kaybeder. Modern insanın çirkinliği, aslında ruhunun biçimsizliğidir: iç denge yıkıldığında, dış görünüş de kaotik bir hal alır. İşte bu yüzden, estetik krizi bir kültürel tercih değil, bir varoluş hastalığıdır.
Bugünün insanı, “beğenilmek” uğruna kendinden uzaklaşırken, aslında en derin çirkinliği
-manasızlığı- üretmektedir. Çünkü güzellik, anlamla var olur. Anlamsız bir süs, tıpkı niyetsiz bir ibadet gibi, biçimden ibarettir. Bir tabloyu, bir sözü, bir mimariyi veya bir davranışı “güzel” kılan; onun Allah’ın isimlerinden birine ayna tutmasıdır. Bu yüzden İslam medeniyeti, güzelliği hep bir şahitlik bilinciyle inşa etmiştir. Bir kubbenin kıvrımında, bir ebrunun külli iradeden cüzi iradeye geçen boya akışında, bir hattın eğriliği ile doğruya işaret ettiği çizgisinde, bir çininin sabrında hep “El-Latîf”in izi vardır. Bu iz, yalnızca sanatın değil, hayatın da ölçüsüdür. Ne var ki modern çağ, bu ölçüyü kaybetti.
Oysa Kur’an, “Biz insanı en güzel biçimde yarattık” (Tîn, 4) buyurur. Bu sadece bedensel bir şekil değil, ruhsal bir denge vaadidir. İnsan, fıtratında güzelliğe meyillidir; bu meyil, Rabbine olan özlemin yansımasıdır. Ne zaman ki bu özlem unutturulur, insan güzelliği değil, tatmini aramaya başlar. Ama tatmin geçicidir; güzellik ise kalıcı. Çünkü güzellik, Allah’ın isimlerinden doğar; fanî olana değil, bâkî olana bağlıdır.
Bugün Müslüman gencin görevi; bu estetik yıkıntının ortasında yeniden tevhidin estetiğini inşa etmektir. Görünürde değil, anlamda; vitrinlerde değil, kalplerde. Çünkü tevhid, yalnızca “birlik” değil, aynı zamanda “ölçü”dür. Her şeyin yerli yerinde oluşu, her sesin kendi makamında duruşudur. Zevk-i selim, tam da bu dengeyi fark edebilme ferasetidir. Güzelliği savunmak artık modası geçmiş bir romantizm değil, varoluşun savunusudur. Latif olanı yaşatmak, Allah’ın yarattığı ölçüyü korumaktır. Kaba bir çağda nezaket, hız çağında sabır, gürültü çağında sükûnet hepsi birer ibadet biçimidir. Çünkü bugün “güzel kalmak”, sadece bir estetik tercih değil; bir iman eylemidir.