Söz&Kalem Dergisi - Esedullah Kaya
İslam’ın inşa ettiği devlet modelinde çoğu zaman yasalar, kötüyü yok etmek için değil söz konusu kötülüğün toplumca normalleşmesini önlemek içindir. Örnek verecek olursak zina, esas itibariyle devlete karşı işlenmiş bir suç değildir, ancak Allah’a karşı işlenmiş bir günahtır. Fakat birinin dört kişinin şahit olacağı biçimde zina yapması cezayı gerektirir. Peki şeriat, seküler ahlak bekçilerinin devamlı propagandasını yürüttüğü gibi bu kanunlar ile bireylerin yatak odasına bile hükmetmek mi istiyor?
Hz Ömer’in hilafet günlerinde dört adam halifeye gelir ve valilerinin evli olduğu halde bir kadınla zina ettiğine şahit olduklarını söylerler. Hz Ömer valiyi çağırır ve söylenenin doğru olup olmadığını sorar. Vali, ‘O benim eşimdi’ der. Hz Ömer şahitlere dönüp, gördükleri kadının kim olduğundan emin olup olmadıklarını sorar. Üç kişi kesin kanaat dile getirirken dördüncü adam, ‘ben vali ile bir kadını beraber gördüm ama kadının tam olarak kim olduğundan emin değilim’ der. Şartlar sağlanmadığından dolayı ilk üç kişiye iftira haddi(cezası) uygulanır.
Eğer kanun ile murad edilen, zani taşlatmak olsaydı, kendi oğlunu işlediği bir suçtan dolayı kırbaçlatmış olan Hz. Ömer (ra), eldeki delilleri yeterli görür ve söz konusu şahsa had cezasını uygulardı.
Mantıklı bir biçimde düşününce iki kişi evlerinde zina yaparken dört kişinin açık ve seçik bu durumu görmesi pek muhal değildir. Bu durumun gerçekleşmesi için bu kişiler ya toplumun kendilerine şahit olabilecekleri bir ortamda bunu yapmalılar, bir diğer ihtimal ise toplumca bu haramın yapılageldiği bir mekânda yapmalılar
En nihayetinde idrak etmemiz gereken şudur ki: İslami devlet modelinde cezalandırılan insanların günah işlemesi değil bu günahların toplumun gözü önünde yapılıp normalleştirilmesidir.
Keza yine açıkça yapılan bir suçun cezası da yine toplum önünde kesilir hırsızın elinin kesilmesi mevzusu buna örnektir.
Ceza, toplumun gözü önündedir, çelik kapılar ardında değil. Kişi, her suç işlemeye niyet ettiğinde cezası gözünün önünde canlanacak ve yaptığı yanlıştan dönecektir.
Bundan dolayı İslam toplumunda zannedildiği gibi her sene binlerce kişi taşlanmaz veya eli kesilmez. Aksine seküler batı devletlerinde hırsızlık ve fuhuş suçları işlendiği esnada ölen kişi sayısı vahşet kanunları gibi lanse ettikleri bu kanunların aldığı can sayısından yüzlerce belki de binlerce kat fazla olacaktır.
İslam medeniyetinin hukuka bakan yönü ile sosyal iletişime ve toplumsal eğitime bakan yönü birbirine paraleldir.
21.Asırda küresel kültüre hakimiyet kuran seküler batı ise biz Müslümanların fıkıh temellerinde yer edinen bu düşüncenin farkına bizden önce varmış, adım adım yürüttükleri zihinsel ve kültürel işgal projeleri için bu durumu bir şarjör olarak kullanmışlardı.
Silahlar ise çeşit çeşitti. Ama bu silahların en etkililerinden biri tartışmasız bir biçimde televizyondu.
“Televizyon ailesi” diye bir olgunun sıkça dile getirildiği bir toplumda yaşıyoruz. Ailesini bir araya getirip bir akşam beraber çay içmek için toplayamayan anneler ve babalar ortak izlenen dizi günlerini bahane ettiklerini düşünerek akşam herkesi aynı odada toplar ve beraber diziyi izlemeye koyulurlar. Peki gerçekten dizi aileyi bir araya toplamak için bahane midir? Şeytan adeti olduğu gibi güzel bir amaç sunarak yapılan boş ve malayani işleri hatta ve hatta haramları helal kılıfına uydurur.
Kılıfı esas zannettikten sonra ise sıra ins-i şeytanlardadır. Televizyon karşısında toplanmış beraberce dizi izlenilen ortam dışardan eğlence ortamı gibi görünse de aslında bir okulun dersliğidir. Tabi okuldakinden tek bir farkı vardır; burada hocaya soru sorulmaz. Anlattığını doğru kabul etmesen de dinlemek zorundasın. Hatta anlattığı sana kişiliğine, aidiyet duyduğun bir topluma hakaret veya iftira içerse dahi.
Beraber televizyon İzlemek kitap okumak gibi değildir. Bir parça okuyup üzerinde düşünemezsiniz yönetmenin bir replikle size sunduğu fikir ile cedel edemezsiniz. Çünkü izlem devam etmek zorunda. İnsan karşı koymadığı düşünceyi yavaş yavaş benimsemeye mahkumdur.
Fikir; fiile, söyleme ve hissiyata etki etmezse yavaş yavaş yok olur.
Hani Resûlullah şöyle buyurmuştu:
‘’Sizden kim bir kötülük görürse eliyle düzeltsin buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmiyorsa kalbi ile ona(kötülüğe) buğz etsin ve kalbi ile buğz etmesi ise imanın en zayıf noktasıdır.”
Kişi kötü olduğunu bildiği bir hareketi, bir fikrî telkini görüp de kalbinde rahatsızlık hissetmiyor/hissedemiyor ise dönüp fikrinin kalbine tesirini sorgulamanın vakti gelmiştir.
Kastettiğimiz rahatsızlık ve düzeltme, uygunsuz bir sahne karşımıza çıktığında 1 dakikalığına kanalı değiştirmek değildir elbette. Bu sadece kişinin kendini kandırmasıdır. Çünkü rahatsızlık duyulan şey, aslında kötü gördüğümüz sahne değil toplumca kötü bilinen bir durumdayken ailemizin bizi görüyor oluşudur.
Aynı şekilde dikkat edersek hâlâ kalbinde imandan kırıntılar barındıranlar, izlem esnasında kumarın, yalanın ve bilumum ahlaksızlığın telkin edildiği bölümlerde mırıldanarak dahi olsa bu telkine karşı durduğunu dile getirmeye çalışır. İşte bu mırıldanmalar emperyalist kültürün fikri köleliğine karşı son çırpınışlardır.
Diğer bir yönden baktığımızda ise önceki bölümde dile getirdiğimiz “Çünkü rahatsızlık duyulan şey aslında kötü gördüğümüz sahne değil toplumca kötü bilinen bir durumdayken ailemizin bizi görüyor oluşudur” cümlesi birey davranışı açısından yetersiz kalsa da toplumun manevi sağlığı açısından gerekli bir bariyerdir. İşgalin en etkili adımlarından biridir bu bariyerden gün be gün parça parça koparıp zayıflamasını sağlamak.
Uygunsuz sahne, izlenmeyecek şey tanımımızın gittikçe değiştiğinin farkında mıyız? Önceden genel izleyici tanımında bulunan filmlerin içine rahatsız olacağımız birkaç sahne serpiştirilirken şimdi +18 sahnelerin arasına birkaç eğitici sahne koyup genel izleyici diye önümüze sunuyorlar. Eskiden kapattığımız sahneleri şimdi normal kabul ediyor, bir üst düzeyine malum(!) tepkiyi veriyoruz.
Ahlaki yozlaşmanın bedeli fikri yozlaşmadan çok daha ağırdır. Çünkü fiile götürmeyen fikir, içi boşaltılmış ve yok olmaya mahkum soyut bir olgudur. Ama tabi düşman fark gözetmeyip iki koldan geliyor.
Yıllardır malum film ve dizilerde hocaların ahlaksız olarak lanse edildiğini, tesettürün sadece hizmetçilere layık görüldüğünü, dindar siyasetçinin hırsız, seküler siyasetçinin ise adalet bekçisi olarak sunulduğunu, Anadolu Müslümanlığı diye bir kavram ortaya konulup “Rakısını da içer Ramazan’da orucunu da tutar” gibisinden ahmakça bir tanımlama yapıldığını biliyor ve en gür sesimizle dile getiriyoruz. Biliyor ama bu tuzağa da düşmeye devam ediyoruz. Zannediyoruz ki farkında olduğumuzda etki etmeyecek.
Bu bir değer problemi değil iman ve kölelik problemidir.
Bu işgalin sadece bir bölümünün bir aracı olan televizyon hakkında bile daha konuşulacak çok şey var ama şimdilik bu kadarıyla iktifa ediyoruz. Ve unutmayalım ki düşman basit planlarla karşımıza çıkmadı ve öylece de durmuyor öyleyse biz de duramayız.
‘’Ey mü’minler! Düşmanlarınıza karşı bütün imkânlarınızı seferber ederek kuvvet hazırlayın ve beslenmiş, eğitilmiş savaş atları yetiştirin. Böylece, Allah’ın düşmanlarını, sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutun. Allah yolunda ne harcarsanız karşılığı size tastamam ödenir ve hiçbir haksızlığa uğramazsınız.’’ Enfal/60
Selam ve Dua ile..