Söz&Kalem Dergisi - Harun Gündoğdu
Allah'ın dinine hizmet etmek, en büyük şereftir. Canını, malını ve bedenini cennet karşılığında Allah'a satmak ve O'nun yolunda harcamak, sağlam bir imanın işaretidir. Ancak sağlam bir iman, Allah'a yakınlık ile mümkündür. Bu yakınlık ise namazla, hassaten nafile namazlarla, nafile oruçlarla, zikirle, Kur'an'la ve infakla mümkündür.
İmanın artıp azalması meselesi, Ehl-i sünnet âlimleri arasında ele alınmış önemli meselelerden biridir. Âlimlerimizden bir kısmı imanın arttığını ve azaldığını ifade ederken, bir kısmı ise bunun aksini savunmuştur. İmanın arttığını söyleyen âlimlerden Safvetü'z-Zübâd'ın sahibi İbnü'r-Rislân er-Remlî, eserinin mukaddimesinde şöyle der:
كُنْ مِنَ الإِيمَانِ فِي مَزِيدٍ
بِالصَّلَاةِ وَالتَّرْكِ مَا لِلنَّفْسِ مِنَ الشَّهَوَاتِ
"Namaz kılarak ve nefsin hoşuna giden şehvetlerden uzak durarak imanını artır."
İmam Buhârî de Sahîh-i Buhârî, Kitâbü'l-Îmân bölümünde bu meseleye özel bir bâb ayırmış ve:
بَابُ زِيَادَةِ الإِيمَانِ وَنُقْصَانِهِ
"İmanın artması ve eksilmesi bâbı" başlığını açmıştır. İmam Buhârî bu bâbda, imanın artıp eksilebileceğine delalet eden âyet ve hadisleri zikretmiştir. Örneğin
Bâbın başında şu âyetleri zikreder:
﴿وَزِدْنَاهُمْ هُدًى﴾
"Onların hidayetlerini artırdık." (Kehf, 13)
﴿وَيَزْدَادَ الَّذِينَ آمَنُوا إِيمَانًا﴾
"İman edenlerin imanı artsın." (Müddessir, 31)
Hadis olarak da Enes b. Mâlik'ten (r.a.) şu hadisi rivayet eder:
«يَخْرُجُ مِنَ النَّارِ مَنْ قَالَ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، وَفِي قَلْبِهِ وَزْنُ شَعِيرَةٍ مِنْ إِيمَانٍ...»
"Lâ ilâhe illallah diyen ve kalbinde bir arpa tanesi ağırlığınca iman bulunan kimse ateşten çıkarılır..." getirmiştir.
Dolayısıyla sağlam bir iman, ancak Allah'a ayrılan özel vakitlerle mümkündür.
Allah'ın dinine hizmetin en büyük ve en faziletli amellerinden biri de cihattır. Cihat gibi insanın canını dahi ortaya koyduğu, savaşın en şiddetli ve en çetin anlarında bile Allah ile olan bağın koparılmaması gerekir.
Nitekim İslam fıkhında, savaşın şartları ve durumları ne kadar ağır olursa olsun namaz terk edilmez. Savaşın en kızıştığı anlarda dahi, normal şekilde namaz kılmak mümkün değilse farklı şekillerde kılınır. Çünkü kulun Rabbiyle olan bağı, şartlar ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın kopmaz.
Buradan hareketle şunu anlamamız gerekir: Allah'ın dinine hizmet etmek, Allah'a vakit ayırmaya engel değildir. Bilakis hizmet ne kadar ağırlaşırsa, kulun Allah ile olan bağını o kadar güçlendirmesi gerekir. İnsanların hidayeti için koşan, Allah'ın dinini anlatan ve bu uğurda büyük fedakârlıklarda bulunan bir kimse, bütün bu hizmetlerin kaynağı olan Rabbiyle baş başa kalacağı vakitleri ihmal etmemelidir.
Çünkü Allah'ın dinine hizmet eden kimsenin, insanlara ulaşmadan önce Allah'a ulaşan bir kalbi olmalıdır.
Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de Hz. Musa'nın (a.s.) kıssasından bir bölümü aktarır. Allah Teâlâ, Hz. Musa'ya kavmini Tûr-i Sînâ'ya getirmesini emreder. Hz. Musa da kavmini bir araya getirerek belirlenen zamanda ve belirlenen mekâna ulaşmak üzere yola koyulur. Varılacak yere yaklaştıklarında ise Hz. Musa hızlanır ve kavminin önüne geçer. Bunun üzerine Allah Teâlâ:
﴿وَمَا أَعْجَلَكَ عَنْ قَوْمِكَ يَا مُوسَى﴾
"Ey Musa! Seni kavminden önce gelmeye sevk eden nedir?" buyurur.
Hz. Musa ise:
﴿هُمْ أُولَاءِ عَلَىٰ أَثَرِي وَعَجِلْتُ إِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضَىٰ﴾
"Onlar da benim ardımdan geliyorlar. Rabbim! Senin hoşnutluğunu kazanmak için sana karşı acele ettim." diye cevap verir.
Burada Hz. Musa'nın (a.s.) bize öğrettiği çok önemli bir hakikat vardır: İnsan Allah'ın emrini yerine getirirken dahi Allah ile kendisi arasında özel bir vakit oluşturmalıdır.
Bir davetçi de Allah'ın emrettiği emir ve nehiyleri insanlara ulaştırmak için yoğun bir şekilde çalışır. Bu yoğunluk içerisinde bazen yalnızca farz namazlarla yetinebilir, hatta bazen Kur'an okuyacak vakit dahi bulamayabilir. Hâlbuki bir davetçi, Hz. Musa gibi, Allah'ın emrini yerine getirirken Allah'a özel bir vakit ayırmalıdır.
Bazen gecenin bir bölümünde kalkıp namaz kılmalı, bazen nafile oruç tutmalı, bazen uzun uzun zikir yapmalı, bazen de Kur'an ile baş başa kalmalıdır. Kısacası, Allah ile kendisi arasında özel bir münasebet oluşturmalıdır. Çünkü Allah'ın dinine hizmet eden kimsenin, hizmetinin bereketli ve verimli olabilmesi için Allah ile olan bağını güçlü tutması gerekir.
Allah ile arasında öyle güçlü bir bağ olmalıdır ki, karşısına çıkan bütün sıkıntılara rağmen, önünde deniz, arkasında ise kendisini öldürmek için dört nala gelen azılı bir ordu varken dahi Hz. Musa gibi konuşabilsin:
﴿قَالَ كَلَّا ۖ إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ﴾
"Hayır! Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir."
(Şuarâ, 62)
İşte Allah ile kurulan güçlü bağın insana kazandırdığı hâl budur. İnsanların göremediği yerde Allah'ın yardımını görebilmek, herkesin ümitsizliğe düştüğü yerde ümidini kaybetmemek ve bütün sebepler tükendiğinde dahi Rabbine güvenebilmek...