Söz&Kalem Dergisi - Azra Kişi
Bir düşünürün veya yazarın zihninden süzülen yorumlar, kuşkusuz bilgiye giden yolda kıymetli birer fenerdir. Ancak başkasının yaktığı ışıkla yürümek, kendi gözlerimizin görme yetisini geliştirmesine yetmez. Günümüzde dini bilgiyle kurulan ilişki tam da bu noktada derin bir tıkanklık yaşıyor: İnsanların büyük bir çoğunluğu İslam’ı kendi aklı, kalbi ve tefekkürüyle tanımak yerine; okuduğu bir yazarın, dinlediği bir konuşmacının veya içine doğduğu çevrenin merceğinden öğreniyor. Başkasının zihnini ve bakış açısını ödünç almak, yolun henüz başındaki biri için tamamen yanlış veya faydasız değildir.
Fakat tehlike, bu ikincil kaynakları "asıl kaynak" zannetmeye başladığımızda belirir. İnsan, başkasının gözüyle bakmaya alıştığında kendi idrakinin ve bakış açısının kıymetini kavrayamaz; zihinsel bir tembelliğe ve taklitçiliğe mahkûm olur. Gün gelir, rehber edindiği kişinin şahsi yorumu kendi vicdanıyla, aklıyla veya hayatın çetin realitesiyle çatışmaya başlar. İşte o an, bilgiyi doğrudan kaynağından almamış ve kendi süzgecinden geçirmemiş olan birey, aracı kıldığı kişinin hataları yüzünden ne yazık ki dinin özünden de vazgeçme, ona küsme riskiyle karşı karşıya kalır.
Tıpkı pencereli bir odada, pencerenin camındaki lekeyi dışarıdaki gökyüzünde sanmak gibi; aracının hatası, hakikatin hatası gibi algılanır. Nitekim Hasan el-Benna bu tehlikeye dikkat çekerek şöyle der: 'Peygamberimiz (s.a.v.) dışındaki herkesin sözü alınabilir de terk edilebilir de... Asıl olan, aracıların yorumlarına saplanıp kalmak değil; aklı ve kalbi doğrudan Kur'an ve Sünnet'in kaynağıyla buluşturmaktır.' Demek oluyor ki; bizzat kaynağa inmek, inancı pasif bir kabullenişten aktif bir varoluşa ve köklü bir idrake taşır. Kur’an-ı Kerim’i anlayarak, üzerinde tefekkür ederek okumak; onun diriltici mesajına kendi samimi bakış açımızı katmaktır. Sünnet-i Seniyye’ye ve ashab-ı kiramın pratiklerine bakmak ise sadece geçmiş bir çağı taklit etmek değil; o ruhtaki dinamizmi yakalayıp günümüz dünyasının sorunlarına uyarlayabilmektir. Sahabe, vahyi canlı canlı yaşayan ve kendi zamanının şartlarında onu en güzel şekilde tecrübe eden kuşaktı.
Bizler de onların bu usulünü örnek alarak bugünün karmaşık dünyasında kendi özgün ve sarsılmaz zihinsel duruşumuzu inşa etmek zorundayız. Kaynağa temas eden zihin, aracıların getirdiği dar kalıplardan ve dönemsel bağnazlıklardan kurtulur; dinin evrensel, taze ve özgürleştirici ruhunu doğrudan solur. Bu arayış ve okuma çabası, insanı dur durak bilmeyen mucizevi bir döngünün içine çeker: Okudukça öğreniriz, öğrendikçe bunu hayatımıza ve çevremize aktarma ihtiyacı hissederiz. Aktardıkça da kendi eksiklerimizi fark eder, daha fazlasını keşfetme ve daha derine inme şevkiyle dolarız.
Bilgi, paylaşıldıkça çoğalan ve sahibini sürekli araştırmaya sevk eden canlı bir organizma gibidir. Ancak bu entelektüel ve manevi yolculuğun en kritik eşiği, niyetin saflığını koruyabilmektir. Araştırma ve öğrenme arzusu derinleştikçe; insanı sinsice kuşatabilecek riya, kibir ve "benlik" (enaniyet) tuzakları belirir. "Ben biliyorum" iddiası, hakikat yolculuğunun en büyük engelidir. Bilgi, insanı gurura değil, mahviyete ve tevazuya taşımıyorsa zehirli bir yüke dönüşür. Bu çaba, katıksız bir ihlasla sürdürüldüğünde insana bilginin hamallığını değil, arınmışlığını bahşeder.
Zihni her türlü bulanıklıktan kurtarıp kristal berraklığına kavuşturan şey, işte bu samimiyetle yapılan şahsi arayış ve kaynağa olan o katıksız bağlılıktır. Başkalarının bıraktığı ayak izlerini takip etmek kolay ve konforludur; fakat hakikatin ışığı, kendi zihinsel ve kalbî çabasıyla ana kaynağa ulaşan, orada kendi cevherini bulanların yolunu aydınlatır.Zira taklitçiliğe ve başkalarının aklına teslim olmaya dair ilahi uyarı çok nettir: "Onlara, 'Allah’ın indirdiğine uyun' denildiği zaman, 'Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız' derler. Ya babaları bir şey anlamamış ve doğru yolu bulamamışlarsa da mı?" (Bakara Suresi, 170. Ayet)