Söz&Kalem Dergisi - Yunus Çetin
Odanın ortasına serilmiş sofra bezinin üzerinde koca bir koli görünce kapıda dikili kalmıştı şaşkınlıktan. Kolinin ne işi vardı burada. Kim koymuş olabilirdi ki?
Bakılınca bir tuzak sistemine benziyordu. Zira bezin üzerine bir miktar bulgur serpiştirilmişti. Kolinin iç kısmı yere bakacak şekilde bir çubukla desteklenmişti. Böylece kolinin bir tarafı yere temas etmiyordu ve açıktı. Çubuğa da bir ip bağlanmıştı. İpin diğer ucu ise kapıya kadar uzanıyordu. İpin çekilmesiyle koli tamamen kapanacak ve koliye giren şey hapsolacaktı.
Ancak ortalıkta kimse yoktu. Tuzağı kim niçin kurmuştu ki?
Pencerenin sonuna kadar açık olduğunu görünce zihninde bir anı canlandı. Geçenlerde ev arkadaşlarından biriyle aralarında geçen muhabbeti hatırladı.
“Ne de çok güvercin var.” demişti arkadaşı, karşı binanın çatısındaki güvercin sürüsünü işaret ederek. Ammar’ın gözleri parlıyordu onlara bakınca. “Üsame, etleri lezzetli midir acaba?” diye sormuştu.
Üsame, “Muhtemelen lezzetlidir.” diyerek cevaplamıştı. Çünkü yıllar önce nenesinin ona pişirdiği güvercinin tadı hala damağındaydı. Bu güvercinler de muhtemelen lezzetliydiler.
“Şunu görüyor musun? En büyüğü o galiba? Ne et vardır şimdi! Acaba bir şekilde yakalayabilir miyiz?” diye sormuştu Ammar. Soruyu ciddiye almamış ve “Bilmem…” deyip geçiştirip atmıştı Üsame. O daha çok güvercinlerin çeşit çeşit renlerine odaklanmış, her birini tanımaya çalışmıştı. Güvercinleri seyretmek hoşuna gitmişti. En çok da alt komşunun onları yemlediği sahneyi sevmişti.
Alt komşuları balkonunun tamamını güvercinlere ayırmıştı. Her gün düzenli olarak onları yemliyordu. Yemleme esnasında büyük bir curcuna kopardı. O balkonda belirdiği anda güvercinler topluca balkona uçar, her biri büyük bir iştahla sağda solda ne bulduysa kendisine has çıkardığı sesler eşliğinde hızla yemeye koyulurdu. Doyduktan sonra da uçup tekrar karşı binanın çatısına konarlardı.
Ancak onları avlayıp yemeyi aklından hiç geçirmemişti Üsame. Güvercinler gerçekten çok fazlaydı. Aslında birkaç tane avlayıp güzel bir ziyafet çekilebilirdi. Sokak güvercini ne kadar lezzetli olabilirdi ki? Ayrıca sağlıklı mıydılar? Araştırmadan yemek ne kadar doğruydu?
Üsame bunları düşünürken yan odadan Ammar kalkıp yanına gelmişti. “Tuzağım nasıl? İşe yarar mı?” diye sordu.
“Bilmem… Hiç yakalayabildin mi?”
“Hayır. Sabahtan beri tek bir güvercin bile pencereden içeri adımını atmadı. Çok zekiler. Odaya bakıyorlar. Yem olduğunu biliyorlar. Ama tuzağın farkındalar sanki. Belki de tarihi geçmiş bulgur kullandığım içindir.”
Demek tuzağın farkındalar. Üsame bunu duyduktan sonra bir kez daha güvercinlere hayranlıkla baktı. Aslında onları avlamak istemiyordu. Ama arkadaşına engel olup zıtlaşmaya da gönlü el vermiyordu. Allahtan güvercinler zeki çıkmıştı. Böylece beş aç üniversite öğrencisinin dişleri arasında çiğnenmekten kurtulmuşlardı.
O gün Ammar akşama kadar sadece bir tane güvercin yakalayabilmişti. Bir tane onu tatmin etmemişti tabi. Üsame sonraki gün yine aynı manzarayla karşılaştı. Sofra bezi, kutu, bayat bulgur… Farklı olarak Ammar pencerenin dibinde oturmuş sessizce bekliyordu.
Üsame neden orada oturduğunu sorunca parmağıyla sus işareti yaptı. Çünkü pencerenin dışarıya bakan kısmında, mermerin üzerine bir güvercin konmuştu. Ammar yavaşça doğruldu ve ani bir hareketle kolunu uzatarak güvercini yakalamaya çalıştı. Ancak daha kolu hedefe ulaşamadan güvercin onu fark etmiş ve hızla uçup gitmişti.
“Biraz daha yakına gelmesini bekleseydim kesin yakalardım! Ama işte… Onları beklediğimi biliyorlar sanki. İnat ettim. Yakalayacağım!”
O günün akşamında evlerine misafir gelmişti. Orada kalan bir öğrencinin akrabasıydı gelen. Çay, çekirdek falan filan derken muhabbet koyulaşmıştı. Misafir de konuşkan olduğu için sohbet almış başını gidiyordu.
Bir ara Suriye iç savaşı konusu açıldı. Misafir, Suriye’ye giden bir arkadaşından söz ediyordu. Arkadaşı savaş görüntülerini, kafa kesme vidolarını izleyince etkilenip savaşması gerektiğine inanmış. Cihat etmeye gittiğini söyleyen bir mektup bırakmış ve ortadan kaybolmuş. Bir daha da ondan haber alınamamış. Muhtemelen öldü dedi misafir.
Suriye savaşında birçok Müslüman kötü bir tuzağa yakalanmıştı. Dünyanın her yerinden Müslüman gençler akın akın gelip bu girdaba dalmışlardı. Tabi birçoğu maalesef kurtulamadı. Kiminle savaştıklarını bilmeden ölüp gidiyorlardı. Hâlbuki ölen de Müslümandı öldürülen de. Kefere bir yem atmıştı ortaya bizler de sadece yeme odaklanmıştık. Tuzak olup olmadığına bakmamıştık bile. Tarihin uzak geçmişlerinde kalan fikir tartışmalarının yansımaları bizi kör etmişti ne yazık ki.
Üsame’nin aklına güvercinler geldi birden. Ammar’a döndü ve kimseye çaktırmadan fısıltıyla sordu:
“Yakaladın mı hiç?”
“Akşama kadar bir tane bile yakalayamadım maalesef. Bir tek dünkü güvercin vardı işte. Onu da saldım gitti.”
“Neden abi?”
“Acıdım zavallıya tek başına kalsın istemedim.”
“Vaz mı geçtin yakalamaktan?”
“Şimdilik evet. Daha güzel bir taktik bulursam tekrar yakalarım.”
“Kaç tane yakalamayı düşünüyordun?”
“Kişi başı iki tane, yani on tane”
Şaşırmıştı Üsame, on tane fazla değil miydi? Ammar, adeta bir öğün yemek çıkarmayı düşünüyordu. Gerçi böyle giderse ancak haftalar sonra on tane yakalayabilirdi. Her gün bir tane yakalasa bile on gün ederdi. Onu da yapamayacağı belliydi. Zira güvercinler zekiydi. Tek tük kananlar dışında kolay kolay av olmuyorlardı.
Sonraki gün üniversiteden çıkıp eve vardığında Ammar’ı odasında beklemiyordu Üsame. Artık vaz geçmiştir diye düşünmüştü. Ancak yanılmıştı. Ammar yine odadaydı ve yine pencerenin dibine kurulmuştu.
“Ammar abi ne zaman pes edeceksin? Gel vaz geç bu sevdadan.”
Ammar’ın yüzünde kurnaz bir gülümseme fark etti. Etrafı süzdü hızlıca. Sofra bezi yoktu. Kutu kenara bırakılmıştı. Herhangi bir tuzak kurulmamıştı. Aksine pencere kapalıydı ama buna rağmen Ammar pencerenin dibinde avını bekler pozisyondaydı.
“Kutuya bak Üsame.”
Üsame kutuya yanaştı ve içini açtı. Üsame’nin gözleri büyüdü. Kutuda en az on tane güvercin vardı.
“Nasıl!”
“Ben de şaşkınım ama çok basit bir yöntem buldum. Gel göstereyim.”
Üsame de pencerenin dibine yanaştı. Ammar paketten biraz bayat bulgur alıp pencereyi açtı. Bulguru pencerenin dışarı tarafındaki mermere serpiştirdi. Ardından pencereyi kapattı.
“İzle!”
Ammar ve Üsame kafalarını hafif çıkartarak olanları izlemeye koyuldular. Biraz beklediler. Kısa bir süre sonra güvercinler mermerin üzerindeki bulgura üşüşmeye başladı.
“Ee? Şimdi ne yapacaksın?”
“Bekle. Göstereceğim. “
Pencere güvercinlerle dolmuştu. Her biri canhıraş bir şekilde bulgura ulaşmaya çalışıyordu. Yalnız bulgur gittikçe azalıyordu.
“Bulgur kalmadı nerdeyse!”
“Şimdi değil. Bekle…”
Bulgur iyice azalınca ilginç bir şey oldu. Güvercinler bir birine saldırıp kavga etmeye başlar. Tüm güvercinler bulgur için bir birini gagalıyordu.
“Ne yapıyorsunuz! Neden kavga ediyorsunuz!”
“İşte şimdi!”
Ammar çevik bir hareketle pencereyi açtı ve birden kolunu uzattı. Güvercinler onu fark edince bir kargaşa meydana geldi ve sağa sola kaçıştılar. Ammar kolunu aynı hızda geri çektiğinde sevinç çığlığı attı. Çünkü tek elinde iki güvercin vardı.
Üsame ne hissedeceğini bilemiyordu. Böyle bir şeyi hiç mi hiç beklemiyordu. Zeki dediği güvercinlere karşı hayal kırıklığı yaşamıştı. Şu basit yöntemle avlanmalarını kabullenmek istemiyordu. Doğal olarak üzülmüştü. Bunun yanında nihayet başardığı için de arkadaşı adına mutlu olmuştu.
O gün on beş tane güvercin yakaladılar. İsteselerdi daha fazla yakalayabilirlerdi. Ama kişi başı üç güvercini yeterli gördüler. Öğrencilerden biri herkes kendi güvercinlerini kessin diye öneride bulundu. Üsame daha önce herhangi bir hayvan kesmemişti. Her ne kadar istemese de diğerlerinin ısrarı üzerine bir tane güvercini kesmeyi kabul etti.
Eline bir güvercin aldı. Güvercin korkudan titriyordu ve kalbi küt küt atıyordu. Üsame’yi bir heyecan bastı. Güvercini arkadaşına uzattı. Arkadaşı da onu doğrama tahtasına yerleştirip bedenini sabitledi.
“Bir elinle kafasını tutup diğer elinle kesersin. Dikkat et çok dipten kesme de canı yanmasın fazla.”
Üsame denileni yaptı. Eline aldığı bıçağı güvercinin boynuna götürdü. “Bismillahi Allahu Ekber” dedikten sonra bıçağı ileri geri hareket ettirmeye başladı. Üsame bıçağın deriyi kesişini hissetti. Güvercin çırpınmaya başladı. Daha sonra ince bir et tabakası ardında boyun kemiğine ulaştı bıçak. Orada biraz daha bastırmak zorunda kaldı. Nihayet kemiği de aşınca güvercinin kafası koptu.
Tahta kanla dolmuştu. Üsame’nin eline de biraz sıçramıştı. Kafayı biraz derinden kestiğini fark etti. Hayvana daha fazla acı çektirmişti. Güvercin titremeyi bırakmıştı. Üsame tahtanın üzerindeki cansız bedene bakakalmıştı.
“Değdi mi be güvercin, bayat bulgur uğruna…”