Söz&Kalem Dergisi - Yusuf Yetiş
Ölümden bahsederken bile ağzımızın tadı kaçar, inanmışsak bile. Ki inanmamışsak konuyu değiştirmekte üstümüze yoktur. Belki bazen konuyu açanı dahi kırarız; ne diye tadımızı kaçırıyorsun der, muhatabı incitiriz. Çünkü ölümü anlamamış olanlar için bu dünyadan ötesi yoktur ve bilinmezliğe yolculuk haliyle ürkütücüdür; konusu dahi açılmaz. Biz aksine bugün ölümü anlamlandırmış olanların, hatta ölümü isteyenlerin sıfatından bahsedeceğiz. Hatta abartmıyorum; inanır mısınız, ölüme koşanlardan, ölmek için sıraya girenlerden, ölümü kovalayanlardan bahsedeceğiz.
Bir cephede savaşırken geride bıraktıklarını düşünmeden gideceği yeri düşünen adama modern dönemde plansız, ferasetsiz, basiretsiz, deli belki de fazlası denir. Ama biz biliriz ki, kişi sıfatını geride bıraktıklarından ziyade gitmek istediği yerle elde eder. Yine biliriz ki ruhun mertebesi, hangi uğurda feda edildiğiyle ölçülür. Kalpazanlıktan dolayı geride aileni bırakırsan dolandırıcı, onları battığın çukura koymamak için geride bıraktıysan da kahraman olursun. Çok daha derin örnekle girizgâhı verelim; yine aileyi geride bırakan birileri, ama bu defa ona aileyi bahşeden için. Buna da işte şehit diyoruz. Kahraman gibi basit taltiflerin ötesinde, beşerin teveccühüne değil yeryüzünün sahibinin iltifatına mazhâr olan bir sıfattan bahsedeceğiz; yani şehadetten.
Gözümüzün önünde cereyan eden bir olayda kimi zaman kendimize dahi güvenemeyip şâhitlik yapmaktan kaçınırken, bırakın fedakarlığı elimizdekilerin bir kısmını verince içimiz yanarken, birileri tümüyle gaybdan olan iman esaslarında ve yaratıcımızın çizdiği yol doğrultusunda o kadar kesin bir inanca sahip ki, “şâhidim” ve “aitim” dediği değerler uğruna serdengeçti bir tavırla ve bu sıfatla ilkelerini yaşatmak uğruna kendi yaşantısından vazgeçerek öldükçe dirilen bir davanın fedakarı olabiliyor. İşte şehit bu kimsedir. Şehit, şahitten türer, çünkü Allah'a ve ondan olan her şeye görmeden iman eder, özümser ve kendinden geçerek kendi özünü -insanın bencilliğine rağmen- terk ederek, ilahi davayı bencilliğine tercih eder. İşte şehitliğin izdüşümü, inanç paradigmasının hasbi bağlamda izahı da bu.
Bütün organlarını, iç dünyasını, arzularını, iradesini, hislerini, sevgisini ve korkusunu da İslâm’a teslim kılmak; işte şehitliğin türevi olan aidiyet budur.
Ne adına, kime karşı ve niçin mücâdele ettiğini bilmek ve tuğyanın kurumlaşıp otoriteleştiği bir dünyada, en güzel dâvâya gönül vermek, konformist yaşamı terk edip dünyevi çileye razı gelerek ebedi istirahatgahta rızay-ı ilahi sâyesinde dinlenmek, işte şehitliğin türevi teslimiyet ve kârlı alışveriş bu. Yani Allah'la ticaret yapmak ve kâr elde etmek.
Öyle kuru kuru herkese nasip olmaz şehitlik, bir bedeli vardır. Cefasına rıza, lütfuna râm olmak için keskin bir kabul elzemdir. Dahası, nasıl öldüğümüz kadar nasıl yaşadığımız da burada kritik eşiklerden biridir. "Şehit gibi yaşamak" terkibinin içini imani bir yaşayışla doldurmak, şehitlerden olmak için önemli bir ayrıntıdır. İlla kılıçla, silahla, bombayla bir müdafaada can vermek değil, şehit gibi yaşadıktan sonra yatağında ölmenin dahi şehitlik mertebesine nail olacağı kabulünden hareketle şehit gibi yaşamayı özümsemek ve yaşarken de teslimiyeti had safhada benimsemektir, şehadet. Hülasa mesele nabzın atması ya da kesilmesi değil, ilkelere bağlılık ve davayı yaşatma gayretidir mesele.
Bu ifadeleri kaleme alırken ifadelerin tecessüm etmiş isimleri gelir hatırıma; mesela Şamil Basayev, mesela Abdülaziz Rantısi ya da Şeyh Ahmet Yasin, Abdullah Azâm, Hasan el-Bennâ ve çok daha fazlası. Niye isim verdim, belki çok duyduğumuzdan dolayı normalleşmiştir bizim için. Fakat bilinmelidir ki bu zatlar; ailesini, kariyer hedeflerini, almak istedikleri arabayı, oturmak istedikleri evi değil nasıl ölmesi gerektiği üzerine bir yol haritası çizmiş, o yolun ilkelerine kendini adamış ve aidiyetini, teslimiyetini, canını bu uğurda vererek tescillemişlerdir. Otursun aklımıza ve bir daha da kalkmasın oradan, bu adamlar canlarını hiçe saydı, inançları uğruna. Küçük hesaplarla, rantlarla, makamlarla, entrikalarla, kariyer planlamalarıyla değil, ilkesel bir duruş ve inanmışlıkla gidecekleri yerin bilinciyle güzel bir hazırlık yapmış, geçici heveslerin girdabında iki günü bir olan modern insan kılıfını parçalayarak ilkesel duruşun, profil inşasını tüm dünyaya alenen göstermişlerdir.
Gazze'yi müşahade etmişken, konforlu hayatımızın tokluğu kafamıza her an bir tokmak gibi vuruyorken, televizyonda yahut sosyal mecralarda kardeşlerimizin nidalarını duyup eylemsizliğimiz vicdanımızı kemiriyor diye telefonun ekranını kaydırıyorken çok da yüzü kalmıyor insanın Gazze’den bahsetmeye. Fakat sen yine de bil niyetimizi rabbim! Bize nasip et şehit gibi yaşamayı, şehitlerden olmayı. Kurtar bizi vicdanımızı kemiren durumlara karşı sessizliğimizin ızdırabından. Güç ver, kudretinden nasip et ki izah ettiğimiz şehadet kavramının sıfatını bizde alalım üstümüze.
Yusuf Yetiş