Söz&Kalem Dergisi - Abdulhakim Çiftçi
Sermayesi sürekli eriyip giden tek gariban sıcakta buz satan kişidir desek yanlış söylemiş olmayız herhalde. En değerli varlığı zaman olan ve zamanın sürekli çürüttüğü, eskittiği bir varlık olan insan, mutlak surette zaman konusunda yanılgıya düşüyor. İstisnasız herkes geçen zamana hayıflanıyor, ömrünün nasıl geçtiğini anlamıyor ve “daha dün gibi hatırlıyorum” cümlesini dilinden düşürmüyor. Her saniye aleyhimize yontuluyor, aramızda bulunan zaman tarafından ha bire tüketiliyoruz.
Zamanın insanı nasıl çürüttüğüne her an şahit oluyor, herkesi aynı oranda ve mesafede sinsi sinsi yaşlandıran bir düşman gibi gözümüzün içine bakarak yavaş yavaş bizi püskürttüğüne tanık oluyoruz. Şairin, ”Otuz yıl var ki saatim işlemiş ben durmuşum, göklerden habersiz uçurtma uçurmuşum” dizesini defaatle düşünüyor ve dahi bizzat yaşıyoruz. Zamana müdahalenin ancak ve ancak dua ile olabileceğini biliyoruz. Fakat duanın bir amel olduğunu, zamanın akışına müdahale edip ileriye ve geriye bakan önlem alıcı bir yönü olduğunu unutuyoruz.
Hz Yusuf’un, saray eşrafının tüm girişimlerine rağmen, “Rabbim sen yardım etmezsen ben onlara kayarım” haykırışını olayın henüz akışa girmeden zamana bir müdahale isteği olduğuna bağlayamıyoruz. Zamanın babası olmaktan çok (ebu-l vakt) zamanın çocuğu (ibn-l vakt) olmayı tercih ediyoruz. Bir zaman kırıntısı, bir zaman sineği gibi oradan oraya savruluyoruz.
Asr süresinin bize zaman konusunda hüsranda olduğumuzu söylemesine rağmen onun istisnası olan sabrı tavsiye etmiyor, salih amelde bulunmuyoruz. Ebed müddette bize dünyada ne kadar kaldınız sorusuna bir kuşluk vakti kadar kaldık diyeceğimizi bilmemize rağmen ömrümüzü bozuk para gibi harcıyoruz. Üzerimizden epey bir süre geçtikten sonra anılmaya değerli bir varlık olduğumuzu idrak edemiyoruz. Yıllarca bir mağarada uyuduktan sonra tekrar uyanan arkadaş grubuna (ashab-ı Kehf) hikaye gözüyle bakıyor, zamanın izafi olduğunu akledemiyoruz.
Hayatın genişliğine odaklanamıyor, tüm sosyal ilişkilerde poz kesmekten vazgeçemiyoruz. Esaslı bir duruşa sahip olamıyoruz. Yaratılışın hikmetini kavrayamıyor ve her halükarda taşı taşın üstüne koyanlardan olmayı başaramıyoruz. Kitabı anca boş vakitte okumaya çalışıyor, bir boş vakit etkinliği olarak görüyoruz. Hâlen vaktin boş olabileceğine inanıyor, şiir yazmayı hobi sanıyoruz. Evde hayvan besleyebiliyor ama çocuk yetiştirmeye burun kıvırıyoruz. Bir çırpıda onlarca insanın kalbini kırıyor sonrada sofuluk taslıyoruz. Saatlerce ahlâk üzerine konuşuyor ama herhangi bir kuyrukta başkasının hakkına girebiliyoruz.
Post-modern çağın her şey her şeyle gider mantığına bürünüyor her şeyden payımıza düşeni alıyoruz. Kırsalda koyun gütmekten utanıyor, metropolde köpek bakıcılığı yapıyoruz. Kutu gibi evlerde yaşıyor, kendi işinin patronluğunu kapitalist sistemin sermayedarlarına köle olma uğruna satıyoruz. Cebimizdeki bozuk paraları muhtaç olduğu bilinmeyen birisine vererek infak emrini yerine getirdiğimizi düşünüyoruz. Kandil gecesi lokma dağıtarak senenin hayır kontenjanını kapatıyor ertesi gün kazandığımız bonus sevapları gelinin başına para saçar gibi dağıtıyoruz.
Ömrümüzü bir hiç uğruna tüketiyor yeni çıkan telefonun üst modeli için haftalar öncesinden sıraya girebiliyoruz. Sanal ekran uygarlığında egemenliğin kayıtsız şartsız görsel idraka ait olduğunu, bakma ameliyesinin şehvete dönüştüğünü ve hakikatin yerini vehimlerin aldığını bilmiyoruz. Sadece bedenin konuştuğu, dilin suspus olduğu bu çağın daha ne kadar bizi teşhir edeceğini tahmin edemiyoruz.
Sabahın beşinde doktorun çağrısına uyarak spor yapmak için kalkabiliyor fakat Rabbimizin çağrısına uyup fecir vaktinde uyanmayı nefsimize yediremiyoruz. Ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğumuza odaklanmak yerine ne kadar fazla şeyden mahrum olduğumuza odaklanıyoruz. Bitmiş yoğurt kaplarına çiçekler ekilmiş bir çağı, her şeyin mükemmel olmak zorunda olduğu bir çağa değişmenin bedelini ne yazık ki canımızla ödüyoruz.
Her geçen gün mal varlığımız artıyor fakat zamanımız tükeniyor. Varlığın ve eşyanın hakikatini kavrar gibi olduğumuzda artık ömrümüz bir daha gelmemek üzere son buluyor, nihayetinde hayat sofrasından doymadan kalkmış oluyoruz. Bütün denklemlerden, bütün sayılardan ve bütün algoritmalardan teğet geçiyor, elimizde hep bir ipucuyla öğrenmenin acısını tatmadan cehaletin zilletiyle yutkunup duruyoruz.