Söz&Kalem Dergisi - Esedullah Kaya
"Bazı münafık kişilerin Müslümanlara 'düşmanlarınız size hücum için hazırlandılar; aman onlardan sakının!' demeleri, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve 'Allah bize yeter, ne güzel vekildir O!' dediler. Bunun üzerine onlara hiçbir zarar dokunmadan, Allah'ın nimet ve ikramlarıyla döndüler. Böylece Allah'ın rızasını kazandılar. Allah büyük kerem sahibidir."(Al-i İmran 173-174)
İman, İslam ve Cihad kavramları arasında çoğu kişinin göremediği bir ilişki var. Çoğu kişiyi bu ilişkiye kör eden ise modern dönemin ortaya çıkardığı ve her mevzuya materyalist bir yaklaşımla bakma hastalığıdır. Her türlü çabanın, savaşın ve mücadelenin yalnız dünya için olduğunu ve zaferin de envanterde saklı olduğunu savunan bu yaklaşıma karşı peygamber ve onun rahlesinden geçenlerin fikirlerine ve o fikirlerin gölgesinde şekillenen hayat hikayelerine bir göz atalım.
İman, “Eman” ile aynı kökten gelir. Çoğu kişinin zannettiğinin aksine, iman kavramı inanmaktan daha ziyade güvenmenin karşılığıdır. Çocukluktan itibaren bize ezberletilen imanın şartlarına baktığımızda kitaplara iman; bizim için kitapların var olduğuna inanmakla değil o kitabın telkinlerine, emir ve yasaklarına, iyilik ve kötülük telakkilerine güvenmekle ifade edilebilir. Keza peygamberlere iman da; o peygamberlerin yeryüzüne inip Allah’ın onları elçi olarak seçmesine inanmakla değil o resullere güvenip söylem ve eylemlerine ittiba etmekle ifade edilebilir
Resulullah (s.a.v), Batn-ı Nahle seriyyesi için Abdullah b. Cahş komutasında gönderdiği kişilere bir mektup verdi. Bu mektupta, Necid yolunu takip edip iki gece yol aldıktan sonra açmalarını ve içindeki emri yerine getirmelerini buyuruyordu. Seriyyenin akıbetini, mektuptaki emirleri açıp siyer kaynaklarından öğrenebilirsiniz. Ama olayın sadece bu kısmını bile okuyunca akla takılan bazı sorular var:
Abdullah bin Cahş ve arkadaşları atlarını ne için ve nereye doğru sürüyorlardı?
Üzerlerine aldıkları silah düşmana karşı yeterli olur muydu?
Düşman kimdi, kaç kişiydi, teçhizatları neydi?
Bu sorularla kafasını doldurmayıp emredildiği kadar silah alıp emredilen yöne savaşmaya gitmenin tek bir mantığı olabilir: Emir sahibine duyulan mutlak güven.
Bedir savaşında Sad b. Muaz’ın “Sen atını denize sür, bizi peşinden gelenler olarak göreceksin” sözü haşa boş bir hamaset değildir. Hendek savaşında Resulullah Şam’ın (Bizans), İran’ın, Yemen’in anahtarlarını müjdelediğinde, Mü’minlerin “Allah-u Ekber” nidaları asla boş bir slogan değildir. Bir güvenin daha doğrusu mutlak bir imanın parolasıdır bu söz. Öyleyse bileceğiz ki zaferin parolası altını doldurduğumuz “Allah-u Ekber” sözüdür. Bu sözü hayatına düstur edenin kaybedeceği bir savaş yoktur. Çünkü onun kayıp anlayışı, savaşta düşmana yenik düşmek değildir. Azim ve Ekber olan Allah’a karşı ümitsizliğe kapılmaktır.
Bu sözü hayatına işleyen kişi, 100.000 kişilik ordunun karşısında 3.000 kişi ile dik durur; Tankların karşısında sapanıyla durur. Dünyanın tüm güçlerini karşısında görse bile Allah bana yeter, O ne güzel vekildir der, cihad eder. İmanın doğurduğu İslam anlayışı ve Müslüman ise nur üstüne nurdur.
Bir hikâye anlatılır, geçmişte yol alan bir orduya dair. Komutanları, gece vakti bir çölden geçerken “herkes yanına alabildiği kadar kum alsın” der. Askerlerden kimisi toplayabildiği kadar yanına alır, yanında getirdiği torbasına ne varsa doldurur. Bir başka grup ise itaatsizlik yapmamak için yanlarına eser miktarda kum almayı kâfi görür. Son grup ise, ‘’komutan ne saçmalıyor. Zaten ağır olan yükümüze bir de kum mu ekleyeceğiz’’ der, ve hiç almadan yoluna devam eder. Gündüz vakti herkesin aldığı kumlar/taşlar altına dönüşmüştür. Ordudaki herkes daha fazla almadığı için pişman olup dizini döver.
Birinci grup emir sahipleri olan komutana sonsuz bir güven duyar bu güvenle perçinleşen teslimiyet onları gündüz vakti saîdlerden kılar. İkinci grupta komutana teslim olmakla beraber güvenlerinde eksiklik vardır. Bu eksiklik onları kumları almadaki gayretten alıkoyar. Herkes duyduğu güven kadar zenginleşir ama en nihayetinde herkes daha fazla almadığı için pişmandır. Üçüncü grup ise komutanlarına güven duymazlar aynı zamanda teslim de olmazlar. Bu itaatsizlik onları fakirliğe ve pişmanlığa iter. Elhasıl İman ve İslam anlayışımız bizim cihada bakışımızı şekillendirir. Cihadımızın en önemli envanteri de yine bunlardır.
Cihadın günlük ibadetlere, sadakaya, tebliğe indirgendiği bu dönemde, Allah’a İman ve itaatleriyle kahramanca cihad eden El Kassam mücahidlerinin Allah yardımcıları olsun. Kendilerine galibyetleri nasip eylesin…
Kelimelerimizi, mücahidlerin sözcüsü Ebu Ubeydenin son konuşmasında değindiği Abdullah b. Mübareğin, Fudayl b. İyad’a mektubunda yazdığı şiirle bitirelim:
‘’Ey Harameyn’in Abidi!
Eğer sen bizim halimizi görmüş olsaydın,
Muhakkak ki ibadetle oyalandığını anlardın.
Kimilerinin gözleri gözyaşlarıyla dolarken,
Bizim göğsümüz Kanlarımızla boyanır.
Bazılarının atı batılda yorulurken,
Bizim atlarımız sabah baskınlarında yorulur.
Güzel kokulu parfümler sizde kalsın,
Atlarımızın Tırnaklarının tozu ve dumanı olan bizim kokumuz da bizde..’’