Söz&Kalem - M.Furkan Aslan
Hemen tüm muteber tanımlara göre eğitim; bireylerin davranışlarını, hal ve hareketlerini olumlu yönde değiştirmektir. Dahası eğitim, bireylerin yetenek ve kabiliyetlerini tam anlamı ile teşhis edip kendilerini meylettikleri alanlara sevk etmek ve o doğrultuda araştırmaya ve geliştirmeye teşvik etmektir. Kısaca eğitimin asıl amacı, insanın kendini gerçekleştirmesidir.
Geçmiş zamanlardan itibaren eğitim, formal ve informal eğitim olarak ikiye ayrılmaktadır. Formal eğitim, sistematik ve disiplinli olarak belirli planlara göre gerçekleştirilen eğitimdir. İnformal eğitim ise plansız, gelişigüzel, herhangi bir okul, ders ortamı olmaksızın doğaçlama gelişen eğitim modelidir.
Bu her iki eğitim çeşidi de tarihten günümüze toplumların başvurduğu yöntemler oluvermiştir. Bu yazımızda değineceğimiz husus, her iki eğitim çeşidinde de kendini gösterebilen ve cebr etmeye dayanan ''Zorunlu Eğitim’’ konusudur.
Zorunlu eğitim, ilk kez sanayileşen ülkelerde, özellikle de 18. ve 19. yüzyıl Avrupa'sında yaygınlık kazandı. Bu eğitim modelindeki temel amaç; sanayiye uygun, disiplinli, mutlak itaatkâr ve vasıflı iş gücü yetiştirmekti. Bu yöntemde eğitimin amacı, sorgulayıcı bireyler değil, sisteme uyumlu kitleler üretmekti. Bireyi bir makineye çeviren bu eğitim modeli, sadece üretme odaklıdır. İnsan, ürettiği kadar vardır anlayışı, bu dönemdeki zorunlu eğitimin ürünüdür. Bu anlamda bireysel bir ihtiyaç olan eğitim, zorunlu eğitim nedeniyle toplumsal mekanizmaya evrildi.
Aydınlanma düşüncesi, bilginin kutsallığını ve eğitimin insanı özgürleştireceğini savundu. Fakat bu fikirler, ulus-devletin doğuşuyla birlikte farklı bir yöne evrildi: Artık eğitim, bireyi özgürleştirmekten çok, mevcut otoriteye uyumlu; sorgulamayan, geliştirmeyen ve ne ürettiğinin bile farkında olmayan bireyler yetiştirme aracına dönüştü. Haliyle insan, bilinçsiz bir üretim yarışına girdi.
Modern devletler, zorunlu eğitimi aynı zamanda bir kültürel homojenleştirme aracı olarak da kullandılar. Farklı dil, din, mezhep veya etnik kimliklerin törpülenmesi için, eğitim sistemi tek bir “ulusal kimlik” inşasına hizmet etti. Bu bağlamda eğitim, sadece bilgi aktarımı değil; aynı zamanda ideolojik bir aygıt halini aldı. Mesela Fransız eğitim sisteminde “Fransızlaştırma”, İngiliz sisteminde “İngiliz değerleri aşılaması” bu sürecin tipik örnekleridir. Ülkemizde ise her ne kadar ‘’Andımız’’ gibi söz konusu durumu çağrıştıran uygulamalar kalktı ise de ne yazık ki, despot Kemalist dikta yönetimden kalan benzer vakalar, -tarihi çarpıtarak anlatmak gibi- devam etmektedir.
Sanayi Devrimi ile birlikte Avrupa’da büyük bir nitelikli işgücü ihtiyacı doğdu. Makine başında çalışanların belli bir düzeyde okuryazar olması gerekiyordu. Bu ihtiyaç, devletleri daha sistematik, düzenli ve yaygın bir eğitim modeline zorladı. Bu noktada eğitim, artık bir insan hakkı ve kişisel gelişim aracı değil, bir ekonomik zorunluluk hâlini aldı. İnsanların üretim sürecine entegre edilebilmesi için, fabrikalara hazır iş gücü yetiştirmek adına çocuk yaşlardan itibaren eğitime alınmaları sağlandı.
Bu noktada zorunlu eğitim sistemleri, çoğunlukla standart müfredatlara, kalıplaşmış sınavlara ve merkezi değerlere dayanmaktadır. Bu durum, öğrencilerin ilgi, yetenek ve karakter yapılarını görmezden gelen bir tek-tip insan modeli üretmeye yol açmaktadır. Oysa gerçek eğitim, bireyin özgünlüğüne alan tanımalı; onu potansiyelini keşfetmeye teşvik etmelidir. Söz gelimi bir ülkede bulunan ve farklı kültür, adet, örf ve kabiliyetlere mensup insanların tümüne aynı eğitim verilirken hangi ölçü dikkate alınmaktadır? Örneğin Tıp ilminde, aynı ilaç bir hastaya şifa iken diğer bir hasta için son derece tehlikelidir. Elbette Tıp’ta da genele yönelik bazı tavsiye ve ilaçlar vardır. Fakat bunlar, diğer ihtimale göre çok düşüktür.
Şu nokta kesindir ki, her insan farklıdır. Fıtrat dediğimiz olgu, her bireyde nev’i şahsına münhasırdır. Temsilen; Kimi analitik düşünceye yatkındır, kimi sanata, kimi doğaya, kimi sosyal ilişkilere, kimi de teknik ve mekanik işlere. Zorunlu eğitim, bu çeşitliliği dikkate almak yerine, herkesi aynı kalıba sokar. Bu durum yalnızca bireysel gelişimi engellemez, aynı zamanda birçok öğrencide eğitime karşı içsel bir direnç oluşmasına da neden olur. Eğitimin özünü oluşturan "isteyerek öğrenme" süreci, yerini "mecburen öğrenme"ye bırakır. İçerisinde içtenlik olmayan bir eğitim biçiminin de fayda sağlamadığı her eğitimcinin malumudur.
Zorunlu eğitime karşılık olarak önerilen alternatif modeller, bireyin fıtratına uygun, yaratılış gayesini gözeten bir eğitim anlayışını esas almalıdır. Her birey, Allah’ın kendisine lütfettiği farklı istidatlar ile donatılmıştır ve eğitim bu potansiyeli keşfetmeye, geliştirmeye yönelik bir terbiye süreci olmalıdır. Bu yaklaşımda amaç, insanı sadece mesleki hayata hazırlamak değil; onun tefekkür, tezkiye ve hikmet yoluyla olgunlaşmasını sağlamaktır. Bilgi, kuru bir aktarım değil; tezekkür ile içselleştirilen bir hakikate dönüşür. Böylece eğitim, zorunluluğun baskısından kurtulup hakikatin izini süren bir yolculuğa evrilir.
Zorunlu eğitimin tarihsel arka planı, onun iyi niyetli bir girişimden çok, politik, ekonomik ve ideolojik bir araç olarak tasarlandığını ortaya koyar. Bugün eğitim hakkını savunmak kadar, eğitimde özgürlüğü ve bireyselliği savunmak da aynı derecede önemlidir. Zira bireyin kendi yolunu özgürce çizemediği bir eğitim sistemi, insanı eğitmekten çok biçimlendirmeye hizmet eder.