Tüm başarısızlıklarımızın neredeyse tek sebebi vardır. O da irade zayıflığıdır. Çaba göstermekten ve özellikle süreklilik gerektiren bir çabadan korkarız. Rahata düşkünlüğümüz, tembelliğimiz, insani huylar tıpkı yerçekimi kanunu gibi doğaldır. Gerçek şu ki kararlı bir iradenin karşısında ancak devamlı bir güç durabilir. Tutkularımız ise doğası gereği geçicidir; ne kadar şiddetli olursa bir o kadar kısa sürer. Takıntı haline gelen ihtiraslar haricinde tutkuların sık oluşu düzenli bir çabanın yerini tutabilecekleri anlamına gelmez. Ancak hantallık, rehavet, tembellik veya aymazlık diye adlandırılan huylarımız süreklilik arz eder. Bu huylarımıza karşı arzuya kapılmamız yapılacak düzensiz mücadele, mücadeleyi tekrar etmekten başka şeye yaramaz, sonunda başarılı da olunmaz.
Her ne kadar dünya üzerinden açlık devam etse de birçok bölgede fazla kilolar ve obezite ile mücadele edilmektedir. Evet, yanlış duymadınız. Çoğumuz çok yiyor az hareket ediyoruz. Vücudumuzda harcanması gereken fazla bir enerji söz konusudur. Bu fazla enerji fizyolojik sistemimiz için aksaklıklar meydana getirmektedir. Fazla enerjinin kaynağı ne olursa olsun aynı bir bütçenin farklı kaynaklara aktarılması gibi bu enerjinin transferi farklı aktivitelere aktarılması gerekir. Çünkü içimizde salıverilmiş mekanik bir canavar gibi içgüdüsel olarak ortaya çıkan arzular, istekler vardır. Bu azgınlığın birincil sebebi yeme alışkanlığımızla ilgilidir. Daha önce gördük, neredeyse hepimiz çok yiyoruz. Yemeklerimiz çok fazla ve çok kalorili. Tolstoy'un dediği gibi “aygır gibi yemek yiyoruz.” Genç, tıka basa yiyip yemekten kalktıktan sonra hummalı sindirim esnasında verimli çalışması ve temel içgüdülerine karşı başarılı olabilmesi mümkün mü?
Gencin iradesi Mart ayının havası gibidir. Asla hava güzel diyemezsiniz, görünüşte hava güzel gözükür ama aniden buz gibi bir havaya dönüşebilir. Bu yüzden gencin en ufak hava değişimine neden olacak ortamlardan uzak durması gerekir. Ama hem toplumun içinde olması hem de kendini koruması nasıl mümkün olur? Genç aklını başından alan bir ortam içindedir. Tüm çevresel faktörler aleyhine kurulu gibidir. Faydalı işlere imza atmak için istediğimiz ortamlara nasıl sahip olabiliriz? İlla özel okullara kayıt yapmak mı gerekir?
Üniversitelerin bilimsel buluşları büyüklükleri ile ters orantılıdır. Bilimde diğer alanlarda olduğu gibi açık fikirlilikle, inisiyatifle, araştırma ruhuyla, küçük bütçelerle büyük işler yaratmak mümkün. Diğer yandan muhteşem laboratuvarlarda uyuşuk beyinle verimsiz de kalabilirsiniz. Önemli olan, büyük işler başarma heyecanına sahip olmaktır. Laboratuvar sadece var olan fikirlerin kontrolü için gereklidir, bu fikirleri elinizdeki malzemeler ortaya çıkarmaz.
Kimyada billurlaşma diye bir konu öğrenmiştik. Birçok farklı maddenin bulunduğu bir kap içerisine bir kristal koyarsak karışımda bulunan moleküllerden kristalle aynı türde olanlar ilginç bir çekim gücüyle yavaş yavaş kristalin etrafında toplanmaya başlar. Durgunluk devam ettikçe kristal büyür. Sükunet haftalar veya aylar sürerse laboratuvardan o muhteşem kristaller ortaya çıkar. Ancak sıvıyı sürekli karıştırırsak, müdahale edersek kristal küçük ve cılız kalır. Psikolojide durum aynıdır. Herhangi bir psikolojik durumumuzu bilinçli bir şekilde sürekli aklımızda tutalım. Benzer ruh halleri ve fikirler ilginç bir şekilde gelir yanı başına yerleşir. Uzun süre bu ruh hali devam ederse bilincimiz üzerinde baskı kuracak kadar etkili, istediğini yaptıracak kadar çevresinde masif bir güç oluşur.
Psikoloğun görevi yapılan çalışmalarla belirlenmiştir. Sizlere ana hatlarıyla bunları paylaşayım:
1. Aklımızdan faydalı bir düşünce geçtiği zaman onu yavaşlatmak, süratle unutulmasına engel olmak ve dikkatimizi o düşüncenin üzerine çekerek işe yarayacak benzer düşünceleri de uyandırmak. Yani diğer bir deyişle azami derecede fayda sağlamak.
2. Bizde eksik olan bir duyguyu uyandırmak, ortaya çıkmasına engel olan düşünceleri ortadan kaldırmak; eksik olan duyguyla ilişkili ve benzer duygular üzerinde dikkati toparlamak; dikkati ona yoğunlaştırmak ve ilişkilendirme kuramının doğal görevini yerine getirmesini beklemek.
3. Aklımızda işe yaramayan bir duygu ortaya çıktığı zaman, dikkati ondan çekmek, düşünmemeyi sağlamak, bir şekilde onu yok etmek.
4. Şayet içimize istenmeyen bir duygu yerleşmiş, büyümüş dikkatimizi dağıtmaya başlamış ise ve ondan kendimizi alamayacak duruma gelmişsek bununla ilintili düşünceler üzerinde eleştirel bakış açısı geliştirmek.
5. Yaşamımıza tehlike oluşturacak kaynaklardan uzak tutmak amacıyla dış etkenler ve ortamlar üzerinde detaylarına kadar inerek eleştirel bakış yakalamak.
Bizimde genel hatlarıyla uygulamamız gereken program bundan ibarettir.
Üzerinden durulması gereken bir diğer hususta şudur. Genç, kendinden kaçmamayı öğrendiğinde ve kendisini oyalamasının ellerin kollarının titremesi gibi bir zayıflık olduğunu anladığında artık kendini dinleme fırsatı olacaktır. Daima bir tefekküre ihtiyaç vardır diyoruz çünkü insan kendine tahmininden daha fazla yabancıdır. Birçoğumuzun tercihlerini eğitimimiz, arkadaşların veya kamuoyunun eleştirileri, özlü sözler, telkinler şekillendirir. Çok azımız hangi limana gittiğimizi, ne zaman nerede demirleyip kendimizi toparlayacağımızı biliriz. Kendini toparlamak için duranların vakti de ne denli kısıtlıdır. Belki yirmi yedi yaşına kadar çok fazla düşünmeden kaderimizin peşinde sürüklenir dururuz. İstikbalimizi elimize almaya kalkışınca da bir çarkın parçası gibi kalıveririz. Uyku, hayatımızın üçte birini alır. Sıradan günlük işler, giyinmek, yemek yemek, sindirmek, hastalıklar, huzursuzluklar derken verimli çalışmaya ayıracağımız zaman çok az kalır. Günler birbirini takip eder ve olayın farkına varınca da yaşlanmış oluruz.
İnsanın en müsait olduğu zamanlar, fıtratı sebebiyle en fazla zaman kaybı yaşadığı zamanlardır. Bossuet diyor ki, az da olsa her gün biraz yeter; durmazsak yavaş da olsa ilerleriz. Zihinsel çalışma için sadece düzenli olmak değil süreklilik de çok önemlidir. Keramet uzun soluklu sabırda gizli. Bütün büyük işler uzun sabrın neticesinde gelmiştir.
Eğer fıtratımızın duygusal tarafı psikolojimiz üzerinde her zaman üstün ve baskın olursa zekâmızın onun üzerindeki gücü zayıflar, etkisiz kalır. Bu etkisizlik duyguların yapısından kaynaklanır. Bilahare dış dünyayla bağımız kaslarımız tarafından sağlanır. Kas yoksa dış dünyayla bağ da yok. Hangi yolla olursa olsun dışarıdan gelen tüm uyarıcılar doğal olarak bir kas tepkisiyle cevaplanır. Dışarıdan gelen uyarıcılar çok farklı olabilir; daha sonra kas kendine göre düzenleme getirir. Kasların verdiği tepkiler de değişiklik arz edebilir. Bunun için güç gerekir. İnsan doğası son derece muhteşemdir; bir uyarıcı, duyu organımıza ulaşınca, anında kalp daha hızlı atmaya başlar, soluğumuz hızlanır, sindirim organları kırbaçlanmış gibi olur. Bu fizyolojik durum anlık olarak tepki verir. Heyecanın büyüklüğü duygunun büyüklüğüyle orantılıdır. Duygu yoksa heyecan da yoktur. Otomatik olan bu duygu irademizin müdahalesinden kaçar. Bu durum kendimize hâkimiyet açısından bizim için ne acıdır. Kalp atışımızı ne durdurabilir ne de yavaşlatabiliriz. Bir korku anında bağırsaklarımızın neredeyse felce uğramasına engel olamayız vb.
Tek kelimeyle sabit düşünceleri yok etmeye, yıpratmaya çalışmak, onları rahatsız etmek, başkalarıyla paylaşmak gerek. Aynı şekilde tembelliğimizi, seyahat kitabı okuyarak, resim yaparak, müzik yaparak, yanıltabiliriz. Daha sonra zihnimiz uyanınca tekrar çalışmaya dönüp korkaklık ya da uyuşukluk sebebiyle bıraktığımız yerden devam edebiliriz. Sonuç olarak sıkça başımıza gelse de iradeyi kaybedince asla pes etmemeliyiz. Hızlı bir akıma denk gelen bir yüzücü gibi biraz ilerlemek yeterli olacaktır; ya da umutsuzluğa kapılmamak için, kendini akımın tüm gücüne bırakmaktansa daha az ilerlemek yeterli olacaktır. Her şeyi zaman sayesinde kazanırız. Alışkanlıkları biçimlendiren ve onlara doğal eğilimlerin gücünü ve enerjisini sağlayan odur. Asla umutsuzluğa kapılmamanın gücü muhteşemdir.
Alp Dağlarında yer yer yüz metreyi bulan yarıklar bulunur. Bu yarıklar yazın eriyen suların taşıdığı kumlar yüzünden oluşmuştur. En küçük eylemler sayısız kez tekrarlandığında sebepleriyle birlikte devasa sonuçlar oluşturur. Doğrusu doğa gibi önümüzde yüzlerce yılımız yok ama graniti oymak zorunda da değiliz. Bizim için önemli olan kötü davranışları silip yerine yavaş yavaş daha iyilerini koymak olmalıdır. Amacımız tembelliğimizi ve arzularımızı makul limitler çerçevesinde tutmaktır, hepten silip atmak değildir. Hatta başarısızlıklarımız bile bizim lehimize dönebilir. Mükemmele kavuşmak için kaynak o denli bol.
Bazı alışkanlıklarımızdan kurtulup irademizi billurlaştırmak ve içimize damıtmak için kullanmış olduğumuz bu metotları Jules Payot’un İrade Terbiyesi kitabından derledim. Bu derlemeyi de istifadenize sunuyor, bir başka yazıda görüşmek dileğiyle, Allah’a emanet olunuz.
Söz&Kalem Dergisi | Muhammed Zeki Aygur