Söz&Kalem Dergisi - M. Furkan Aslan
el-Musavvir olan Sâni-i Hakim’in adıyla
İslam felsefesinde sanat, çoğu zaman estetik bir obje, duygusal bir dışavurum ya da teknik bir kabiliyet olarak değil; hakikate açılan bir idrak yolu olarak ele alınır. Bu yönüyle sanat, bilginin aklî ve naklî formlarının ötesine geçerek irfan dediğimiz derin sezgi alanında anlam kazanır. İrfan, bilmenin yalnızca “bilgiye sahip olmak” değil, bilginin insanı dönüştürmesi hâlidir. Sanat ise bu dönüşümdeki madde ile mananın ve güzel ile çirkinin ayırt edici ölçüsüdür.
İslam düşüncesinde varlık, yalnızca maddî bir düzen değil; ilahî isim ve sıfatların tecelli ettiği çok katmanlı bir anlam alanıdır. Bu yüzden sanatkâr, görüneni kopyalayan bir taklitçi değil, görünenden görünmeyene işaret eden bir şahit konumundadır. Sözgelimi Farabi’ye göre akıl, hakikati soyut ve tümel hâliyle kavrar; hayal ise bu soyut hakikatleri şekil, imge ve sembollere dönüştürür. Farabi’nin, “Sanat, aklın hayale inişidir” sözü, akılda idrak edilen anlamların hayal gücü yoluyla duyular dünyasına aktarılmasını ifade eder.
Bu anlamda sanat, ne yalnızca taklit ne de salt duygusal bir üretimdir. Sanat, aklî hakikatin estetik bir forma bürünmesi; görünmeyenin görünür, soyut olanın hissedilir hâle gelmesidir. Bu meyanda hayal gücü, aklî hakikatleri somut biçimlere dönüştüren bir köprü işlevi görür. Bu köprü, yalnızca zihne değil, kalbe de hitap eder.
İrfanî sanat anlayışında amaç, izleyeni şaşırtmak ya da hayran bırakmak değildir. Asıl amaç hatırlatmak ve hissetmektir. Zira İslam düşüncesinde insan, hakikati ilk kez öğrenmez; onu hatırlar. Bu yüzden mimarideki geometrik düzen, hat sanatındaki ölçülü tekrarlar veya musiki eserlerindeki ritmik yapı, insanı kendi iç merkezine davet eder. İbn Sina’nın “nefs, düzenle sükûna erer” sözü, sanatın bu içsel denge yönünü açıkça ortaya koyar.
Özellikle tasavvufla iç içe geçmiş İslam felsefesinde sanat, irfanın bir tezahürü hâline gelir. Burada sanat, ne tamamen öznel bir duygu patlamasıdır ne de hazza hitap eden bir araçtır. Aksine, varlıkla kurulan bilinçli bir temasın ifadesidir. Mesela Sühreverdî’nin İşrâk felsefesindeki ışık metaforu, bireye sanatın irfanî boyutunu anlamak için güçlü bir anahtar sunar. Ona göre hakikat, karanlıkta aranan bir şey değil; ışığın derecelerine göre algılanan bir gerçektir. Sanat, bu dereceleri görünür kılan bir aydınlanma biçimidir.
Nitekim Şeyh’ul İşrak olarak tanınan Sühreverdi’ye göre sanat, duyular dünyasında kalan bir taklit faaliyeti değil; nurani hakikatlerin semboller yoluyla görünür kılınmasıdır. Yani İşraki gelenekte sanatın hakikati, akıl yürütmeyle değil “işrâk” ile, yani doğrudan aydınlanma ve keşif yoluyla idrak edilir. Sanat bu noktada, akılla kavranamayan nur âlemlerini temsil, hikâye, sembol ve imge aracılığıyla ifade eden bir dildir; bu yüzden onun anlatımı çoğu zaman alegorik bir karakter taşır. Bu ekoldeki sembolik hikâyeler, (meselâ Kıssa-i Garb-i Garîb gibi), sanatın bu işlevini açıkça gösterir: Bu anlayışta güzellik, ilâhî nurun izidir; sanat ise bu nurun duyular âlemindeki zayıf ama anlamlı yansımasıdır. Dolayısıyla işrâkî sanat, öğretmekten çok hatırlatmak ve aydınlatmak, yani bir yönü ile uyandırmak üzerine kuruludur.
Bir diğer örnek ise İhvan-ı Safa’da bulunmaktadır. Gizemli entelektüeller cemiyeti olarak bilinen İhvan-ı Safa topluluğu, 52 bölümlük meşhur risalelerinde, sanat ile ilgili şunları kaydetmektedirler; ‘’Sanatların nihai gayesi, insan nefsini kemale hazırlamasıdır.’’ Bu söz, onların sanatı bağımsız bir estetik faaliyet değil, ahlâkî ve metafizik bir terbiye süreci olarak gördüklerini gösterir. Risaleler’de insan, potansiyel olarak kemale açık bir varlıktır; fakat bu kemal kendiliğinden gerçekleşmez. Musiki, şiir, mimari ve zanaatlar gibi sanatlar, nefsi düzen, ölçü ve ahenk ile tanıştırarak onu kaba duyumsamadan arındırır ve aklî idrake hazırlar.
Yine Safa kardeşlere göre kâinat, matematiksel ve armonik bir düzene sahiptir; sanat ise bu kozmik düzenin yeryüzündeki yansımasıdır. Bu yüzden sanatla meşgul olan nefis, farkında olmadan ilâhî nizamı taklit eder ve ona benzemeye başlar. Sanatın değeri haz vermesinden değil, nefsi alt mertebelerden üst mertebelere yükseltmesinden kaynaklanır. Böylece sanat, hakikatin doğrudan öğreticisi değil; insanı hakikate hazırlayan bir vasıta hâline gelir.
Tüm bunlarla birlikte İslam sanatında figürden kaçınıldığında görülmektedir. Bunun sebebi, çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi bir yasak refleksi değil, hakikati sabitlemekten kaçınma çabasıdır. Figür, anlamı belirli bir biçime hapsederken; soyut desenler ve ritmik tekrarlar, anlamı açık bırakır. Bu açıklık, irfanî tecrübenin temel şartıdır. Çünkü irfan, tanımlarla değil, yaşantıyla derinleşir.
Bir diğer husus ise İrfanî sanat anlayışı, sanatkârı merkeze almaz. Sanatkâr, eserin önüne geçmez; aksine geri çekilir. Bu yüzden klasik İslam sanatında imza bile çoğu zaman yoktur. Bu bir tevazu gösterisi olmanın ötesinde, benliğin silinmesiyle anlamın görünür olması ilkesine dayanır. İbn Arabî’nin “hakikat, ben dediğin yerde görünmez” ifadesi, sanatkârın neden geri durması gerektiğini açıklar. Sanat, benliğin değil, varlığın konuştuğu bir alandır.
Modern estetik yorumlar, sanatı çoğunlukla bireysel haz ve özgünlük üzerinden okur. Oysa İslam felsefesinde özgünlük, tamamen yeni bir şey icat etmek değil; ezelî bir hakikati yeni bir idrak seviyesinde ifade etmektir. Bu nedenle irfanî sanat, zamana karşı dayanaklıdır. Örneğin İslam Kültür Mirasındaki tarihi yapılara yansıyan sanatsal mimarilerin günümüzde bile emsalsiz olması buna delildir.
Sonuç olarak İslam felsefesinde sanat, ne yalnızca estetik bir faaliyet ne de süsleyici bir araçtır. Sanat, irfanın dili; irfan ise sanatın ruhudur. Bu birliktelik, insanı yalnızca güzelle karşılaştırmaz, aynı zamanda hakikatle yüzleştirir. Ve belki de bu yüzden, İslam sanatına uzun süre bakan biri, bir noktadan sonra esere değil, kendine bakmaya başlar.