Söz&Kalem Dergisi - Said Gündüz
Bizleri yoktan var eden, varlığından haberdar eden, yerin ve göğün tek ilahı ve mutlak mutasarrıfı olan Rabbimizin adıyla…
Bütün hamd ve övgüler, takdis ve tahmidler yine âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.
Salat ve selam, iki cihan serveri, muhbir-î sadık, sahibü-l makamü’l Mahmut, mutakilerin İmamı ve mücahidlerin komutanı olan Hz. Muhammed Mustafa’ya’dır…
Evvel kelam, Nebi-i Zişan’dan her konu açılırken, Hasan bin Sabit (r.a) misali şunu ifade etmek gerekiyor. Asla ve kat’a, sözlerimiz ile Peygamber-i Ekrem’i övmüş ve niteliklerini anlatmış olamayız. Aslında, Resulullah (s.a.v)’den söz etmek, kendisini yâd etmekle kendi kelimelerimize bir şeref, hüsn ve cemal katmış bulunuyoruz…
Allah’ın Resulü (s.a.v), sosyal hayatın her alanında mücehhez bir numunedir. Aile reisliğinden, babalığa; komşuluktan, arkadaşlığa; ticaretten, alışverişe; imamlıktan, komutanlığa… Her anlamda, tüm insanlar için rol-model mesabesindedir. Allah Resulü (s.a.v), bir muallim olarak gönderildiğini ifade buyurmuş ve hayatın içerisinde yer alan tüm ögelerin eğitimcisi olarak bir yaşam sürmüştür.[1] Bizde bu yazımızda, Peygamber efendimizin cihad ve mücadele sahasındaki örnekliğine değineceğiz.
Peygamber (s.a.v), on üç yıllık Mekke döneminde, iman eden sahabeler ile birlikte türlü türlü ezaya ve cefaya maruz kalması ve defalarca sahabelerinde kendisine teklif etmesine rağmen “Ben savaşmakla emrolunmadım” diye buyurmuş ve fiili bir çatışmaya girmemiştir. Dahası, ashabı da böyle bir şey yapmaktan men etmiştir. Fakat Medine’ye hicretten sonra İlahi ayetlerin nüzulü ile savaşa izin verilmiş ve Peygamber efendimiz ashabıyla birlikte savunma stratejisini merkeze alarak cihad etmiştir.
Cihad, İslam’ın evrensel emirlerini öğrenip ona uygun yaşamak, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaya çalışmak, İslâm’ı tebliğ etmek, nefse ve dış düşmanlara karşı mücadele vermek, Müslüman olmayanlarla savaşmak ve nefsi emmâreyi yenmek şeklinde tanımlandığı gibi, “Allah’ın kuluna ihsan etmiş olduğu bedeni, zihni ve malî kuvvetleri kulun, Allah yolunda feda ederek O’nun rızasına erişmesi, bu uğurda nefse, şeytana, düşmana karşı can, mal, dil ve kalp ile yapılan her türlü mücadele”[2] olarak da tanımlanmaktadır.
Siyer ve megazi kitaplarının aktardığına göre Resul-i Ekrem ve beraberindeki seçkin ashabı, 10 yıllık Medine döneminde 27 gazve ve sefer, 35 ile 65 arasında da seriye harekatı düzenlemişlerdir. Genel hatlarıyla bu savaşların nedenleri incelenmeye alındığında, Müslümanlara yönelik olan saldırılar, tehditler ve düşmanlıkların bir neticesi olduğu görülür. Mekkeli müşriklerin Müslümanlara karşı olan amansız kini, zillet damgasıyla mühürlenmiş Yahudilerin ihanetleri ve münafıkların nifak dolu komploları karşısında, İman edenlerin bir savunmada bulunması elbette kaçınılmazdı. Ayrıca İslam’ın getirdiği güzelliklerin insanlara tebliğ edilebileceği güven ortamının sağlanması, evrensel huzur zeminin devam ettirilmesi gibi nedenlere dayandığı da tarihi olarak ortadadır. Bu yönüyle Hz. Peygamber’in cihad anlayışının şiddet referanslı bir yönünün olmadığı açıktır.
İslam’ın, ilk dönem mücadele sahnesinde gelişen her türlü askeri faaliyette mücahitlerin komutanı, Müslüman orduların kumandanı, “Ben, rahmet ve savaş Peygamberiyim”[3] diye buyuran Resulullah (s.a.v)’dir. Aynı zamanda Peygamber efendimiz, Kendisinin ve Kur’an’ın ifadesi ile tüm insanlara bir rahmet olmak üzere gönderilmiştir.
Hem rahmet hem de savaş kavramları ilk başta çelişki gibi görünebilir. Fakat detaylandırmaya gittiğimizde işin aslının böyle olmadığı gerçeği görülecektir.
Mücahitlerin komutanı Efendimiz (s.a.v), cihad vasıtasıyla İslam ile insanın arasındaki engelleri kaldırmayı amaçlamaktaydı. Böylece hakkı ortaya çıkarmak ve batılı bertaraf etmek; mazlumu zulümden kurtarmak; İslam davetinin ve devletinin önünü açmak; din ve vicdan özgürlüğünü tesis etmek; güven ve asayişi sağlamak gibi bireyin ve toplumun selametine sebep olacak etkenler amacıyla bu mücadeleler verilmekteydi. Mücahitlerin komutanı olan Resulullah (s.a.v), küçük yaşlardan itibaren kabiliyet ve yetenekleri bilinen bir savaşçıydı. Katılmış olduğu tüm gazvelerde hem ordusunu komuta eder, hem de bizatihi kendisi cihad ederdi. Bu niteliklerinden ötürü de kendisine bir sıfat verilmişti.
Resul-i Ekrem (s.a.v)’in bilinen birçok sıfatı ile birlikte “Necdet” sıfatı ile de bilinmekteydi. Necdet, “korku, dehşet ve olağanüstü haller ve durumlar karşısında sabır ve sebat göstermek, şecaat ve metanet ile iş yapmak’’ manasına gelmektedir. Bu sıfatı ile Peygamber (s.a.v), savaşların en kızıştığı, düşmanın en fazla saldırıda bulunduğu anlarda bile korkmadan, gevşemeden cesaret ile karar alması ve mücadele vermesinin bir tecellisiydi. Hz. Ali (r.a) anlatıyor: “Bedir’de savaş̧ bütün şiddetiyle devam ederken bazen biz Hz. Peygamber’in (s.a.v) arkasına sığınıyorduk. Hepimizin en cesuru o idi. Düşman saflarına en yakın yerde o bulunurdu.”[4]
Evet, Peygamber efendimizin ‘’Necdet’’ sıfatının yansımaları elbette ki bunlarla sınırlı değil. Hangi siyer kitabına bakılsa, bunun gibi birçok emsal görülecektir. Resulullah (s.a.v)’ın cesareti, her gazve ve seferde kendisini göstermekteydi. Enes bin Sabit (r.a) anlatıyor: “Bizim hepimizin en cesuru Peygamber (s.a.v)’di. Bir gün Medine’de düşmanın şehre girdiği haberi yayıldı. Herkes müdafaaya hazırlandı. Fakat Resulullah (s.a.v), derhal hareket ederek eyerlemesini bile beklemeden atın sırtına atlamışlar, şehrin istilaya uğradığı söylenen kısmına koşmuşlardı. Allah’ın Resulü (s.a.v), her tarafı teftiş̧ ettikten sonra geri dönerek herkesi teskin ile korkanların korkusunu gidermişti.”[5]
Son olarak şuna da değinmek gerekiyor ki, Allah’ın Resul’ünün mücadele sahasında gösterdiği cehd ve gayretin bir hikmeti de Peygamber efendimizde bulunan şehadet sevdası idi. Birçok defa şehadete olan özlemini farklı vesileler ile anlatır, özellikle cihad sahasında şehid olmayı Allah’tan isterdi. Sahabeden birisi anlatıyor: “Allah’ın Resulü (s.a.v)’in şöyle buyurduğunu işittim: ‘Nefsim, kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki bütün mü’minlerin, benim bulunduğum her savaşa katılmak arzuları olmasa ve orduya vasıta temin etme kargısı bulunmasa idi istisnasız bütün savaşlara katılırdım. Kudret ve iradesiyle yaşadığım Allah’a yemin olsun ki Allah yolunda şehit olup dirilmek, tekrar tekrar şehit olup dirilmek ve sonunda yine şehid olmak isterdim.”[6]